GECE YARISI Her gece periler uyur odamda, Derinlerden gelir uzun nefesler, Yanan mum bir rüya seyreder camda, Bir ağır hastanın nabzıdır sesler. Gittikçe alçalır, yükselir tavan, Duvarda küçülür, büyür parmaklar. Elbisem çivide canlanır o ân, İçinde bir başka vücudu saklar. Her perdeden çalar sivrisinekler, Sanki bir tel gevşer, bir tel burulur. Sokakta uyanık kalan köpekler, Yıldızlara bakıp durmadan ulur. Birdenbire bir şey çıtırdar, derken, Merdivenden gelir bir ayak sesi. Basamaklar birer birer esnerken Kilitli kapının düşer perdesi. Gözler parlayınca karanlıklarda, Kemikten parmaklar terimi siler. Yanyana oturmuş, bekler dışarda, Sarışın kediler, siyah kediler...
Bu şiir üstadın çocukken yazdığı ve daha sonra muhtemelen birkaç düzenlemeyle 1925'te neşrettirdiği, benim de acizane çok değer verdiğim bir eser. Bu harika şiirde anlatılan sahneyi Üstadın dedesinin vefatını anlattığı sahnelerle karşılaştırdığımızda, bazı benzerlikler görüyoruz. Bu da, şiirin, üstadın dedesinin vefatine yakın bir zamanda oluşturulmaya başlandığı zehabını ve şiire son şeklinin 1925'te verildiği düşüncesini uyandırıyor, çünkü Üstad bu şiirden "Çocukluğumda yazdığım şiir" olarak bahsedecektir ve şiirin Çile'deki tarihi 1925'tir. Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş; Yerde çıplak bir gömlek, korkusundan dirilmiş. Süt beyaz duvarlarda çivilerin gölgesi; Artık ne bir çıtırdı, nede bir ayak sesi.... Yatıyor yatağında, dimdik, upuzun, ölü; Üstü boynuna kadar bir çarşafla örtülü. Bezin üstünde ayak parmaklarının izi; Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi. Son nefesle göğsü boş, eli boş uzanmış yana; Gözleri renkli bir cam, mıhlı ahzap tavana. Sarkık dudaklarının ucunda bir iz var; Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar. Sarkık dudaklarında sılı titrek bir an; Belliki birden bire gitmis çarpınamadan. Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm.. Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm.... Necip Fazıl Kısakürek
İSLAM ALEMİ Ne İran'ı örnek bil,ne Libya'yı,ne Fas'ı! Gereken petrol değil,gerçek İslam kafası. (1980) Çevresi Medine, O'nu sevenin; Allah Resulüne çevre, Medine. indiler çöktüğü yerde devenin; Ebâ Eyyub evi... Sonsuz hazine. Devenin çöktüğü arsada Mescid... O, kerpiç taşıdı, öz elleriyle. Orada, ebede yol veren geçit; Ve islâm, ebedi temelleriyle. Kardeş oldu Ensar ile Muhacir; Her ân çoğalmakta Nur tâbileri. Ve alınlarında kararmaz fecir; Gözleri yaş, Suffa sahabileri... Namazda bir hitap: Artık yön Kâbe! Kâbe, son noktası maddede sonun, Yönlerin yönünden bir mânâ, kalbe: Ne kadar yön varsa âlemde, O'nun... Medine İslâmın toplum meydanı; Toplum meydanında bir bayrak, ezan... Orada tac giydi yılın sultanı; Allah için açlık ayı Ramazan... Açıkta gezerken Mekke'de kâfir, Medine'de pusu kurdu münafık... Çünkü güçlenmekte Hak din... Ve emir: Çekilsin İslâmın kılıcı artık!..
CANIM İSTANBUL Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim; O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale; Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. İstanbul benim canım; Vatanımda vatanım... İstanbul, İstanbul... Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; Servi, endamlı servi, ahirete perdelik... Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at; Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat.... Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; Her nakışta o mâna: Öleceğiz ne çare? Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet; Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet... O mânâyı bul da bul! İlle İstanbul'da bul! İstanbul, İstanbul... Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği; Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği. Oynak sular yalının alt katına misafir; Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar, Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar... Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi? Cumbalı odalarda inletir "Kâtibim"i... Kadını keskin bıçak, Taze kan gibi sıcak. ., istanbul, İstanbul... Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler... Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, Adada rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayından. Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar; Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar... Gecesi sümbül kokan Türkçesi bülbül kokan İstanbul, - İstanbul... (1963)
Bir garip zaman oldu. Ortalık duman oldu. Bildikleri düşman oldu. Havuzlar umman oldu. Ömer müslüman oldu. Sözü sözdü, gerçekti; O'nu öldürecekti. Ömer kılıcı çekti. Göklerden ferman oldu. Ömer müslüman oldu. Ona yolda bir adam, Dedi; «Vurmaksa meram, Senin kardeşin islâm!» Olanlar yaman oldu. Ömer müslüman oldu. Kızkardeşi! Hakikat! «Müslüman mısın?»... Tokat! Kan içinde bir surat! Sonunda pişman oldu. Ömer müslüman oldu. «O ses, sokağa vuran, Nedir?»... «İşte bak, Kur'ân!» Baktı, çarpıldı bir ân... İçi süt liman oldu. Ömer müslüman oldu. Kur'ân, esrar oluğu... Sonsuzluğun soluğu... Gösteren ok, kulluğu... İnkârı iman oldu. Ömer müslüman oldu.
Efendim Benim efendim! Ben sana bendim! Bir üfledinde Yıkıldı bendim. Ben ki, denizdim, Dağbaşı bendim. Şimdi sen oldun, aleme pendim. Benim efendim! Benim efendim, Feza levendim! Ölmemek neymiş; Senden öğrendim. Kayboldum sende, Sende tükendim! Sordum aynaya: Hani ya kendim? Benim efendim! Benim efendim! Emri yüklendim! Dağlandım kalbden Ve mühürlendim. Askerin oldum, Başta tülbendim; Okum sadakta, Elde kemendim. Benim efendim. (NFK/1978)
VİSAL Beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş; Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş... Perde perde veralar, ışık başka, nur başka; Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka. Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci; Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci? Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi? Fezada dipsiz sükut, duyulmazın sesi mi? Rabbim, Rabbim, Yüce Rab, alemlerin Rabbi, sen! Sana yönelsin diye icad eden kalbi, sen! Senden uzaklık ateş, sana yakınlık ateş! Azap var mı alemde fikir çilesine eş? Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor? Çilesiz suratlara tüküresim geliyor! Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum; Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum! Sonsuzu nasıl bulsun, pösteki sayan deli? Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli? Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır; Belki de benliğinden kaçabilene hazır. Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül! Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül! O visal, can sendeyken canını etmek feda; Elveda toprak, güneş, anne ve yar elveda
Yolculuk Yolculuk, her zaman düsündüm onu; Içimde bu azgin davet ne demek? Oraya, nerdeyse günesin sonu, Uçmak, kayip gitmek, kaçip dönmemek. Altimdan kaydirdi bir el minderi; Herkes yataginda, ben ayaktayim. Bir gece, rüyada gördügüm yeri, Gözlerim yumulu, aramaktayim. Beni çagirmakta yabanci dostlar; Bu dostlar ne güzel, dilsiz ve adsiz. Eski evde, simdi bir baska ev var: Avlusu karanlik, sulari tadsiz. Her aksam, ayni yer, ayni saatta, Günesten esyama düsen bir çubuk; Yangin varmis gibi yukari katta, Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk! Basim, artik onu tasimak ne zor! Basim, günden güne kayitsiz bana. Dalinda bir yaprak gibi dönüyor, Aci rüzgarlarin çektigi yana... Necip Fazil
BU YAĞMUR Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince, Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur. Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince, Aynalar yüzümü tanımaz olur. Bu yağmur, kanımı boğan bir iplik, Tenimde acısız yatan bir bıçak. Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik, Dayandıkça çisil çisil yağacak. Bu yağmur, delilik vehminden üstün, Karanlık, kovulmaz düşüncelerden. Cinlerin beynimde yaptığı düğün, Sulardan, seslerden ve gecelerden...
HAYAL Bu akşam bir ateş duyup etimde Kadın, kadın diye içimi oydum. Ruhuma bir serin yer istedim de Alnımı mermerin üstüne koydum. Birden karanlıklar sökülüverdi Odama bir hayal dökülüverdi, Karşımda gerindi bükülüverdi, Onu gözlerimle çırılçıplak soydum. Artık ben ne günah olsa işlerim, Yumuşacık yastığa geçti dişlerim, Bir ân kadar sürdü can verişlerim, Ey kadın, bu akşam sana da doydum.