[Bir yaşanıla(maya)nın parantez içleri] Soğuktu hava o zaman da şimdiler gibi ama biz üşümezdik. Karların altında hastalanmaktan korkmadan oyunlar oynardık. Ben en çok saklambaçlarımı severdim, seninse yorulmaz çocuk heveslerin vardı. ama ben öyle yorgundum ki ve sen öylesine masumdun. Teleferiklerden yeryüzünü izlemek gibiydi seni sevmek; eğlenceli ve ürkütücü. Yükseklik korkum nüksederdi sana bakarken (ürperirdim aniden; a çocuk ya tutmak isterken sen de benimle düşersen) Evet itiraf ediyorum muzip bir çocuk gibi sevdim seni ve utanıp yenemedikçe kendimi seni gönderdim. (Bu yüzdendi; buradaki yanlış benim değil deyişlerine hak verişim. Bilmiyordun ki gönüllü bir yanlış olarak ben yeterince kendimin bile değildim) Acıtmak için sarf edilmemişti sözlerim çocuk bakışların aldanıp da küsmesin istedim. Bu yüzden gitmeni hiç engellemedim. Aslında kalmanı hiç düşlememiştim. Sonunda seni de ürpertti değil mi, kendime terk edilişlerim? Bu yüzden mi bana kendimi ödettin (Gitti gözleri zafer parıltısı çocuk gülüşümü elinde taşıyıp).... ..... Gel diyemezsin şimdi bana; çok zor sevdim kendimi yeniden. Hem gelsem üstünü örtsem ne fark eder; uyandığında yine ben olmayacağım ki. Bu gece sabaha kadar seni beklesem ne fark eder; yarınımızda biz yokuz ki. Masallar anlatsam yeniden bize dair ne fark eder; İnanmadığın masallar korkularını savuşturamaz ki. Hem artik öğrenmelisin; sen de üşürken uyuyabilmeyi benim gibi.(Sorguların hala bitmedi mi? Anla artık sana dairliğim tükendi) Şimdi dön diyemezsin bana. Sen de biliyorsun açılmamacasına kapandı valizler ve duvarlardan söküldü, bir zaman geçmek bilmeyen saatler. Ardında öylesine bir iz kaldı sadece, Bir de ikimize rağmen karartılamamış gülümsemeler. Bak son yazısı da belirdi, perdelerdeki ışık dindi. Anladım devam edebilmek için affebilmek gerekli her şeyi. Ben affedebildim ikimizi. Hadi sen de affet beni. Kar yağarken başlayamamıştık; kar yağarken bitsin bari. (Tam da şimdi, hadi son kez öp duvarlarını ve son kez çarp kapıları. Hem bırak artık uyusunlar; yoruldu kelimelerimin anlamları)
Anlayabilmek "Satılık Köpek Yavruları" ilanının hemen altında küçük bir çocuğun başı gözüktü ve çocuk dükkan sahibine sordu : -"Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?" Dükkan sahibi : -"30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları" dedi -"Benim 2 dolar 37 sentim var" dedi çocuk -"Bir bakabilir miyim yavrulara" Dükkan sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve köpek kulübesinden beş tane yumak halinde yavru çıktı. Yavrulardan biri arkadan geliyordu. Küçük çocuk yürümekte zorluk çeken sakat yavruyu işaret edip sordu: -"Bunun nesi var?" Dükkan sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve hep sakat kalacağını açıkladı. Küçük çocuk heyecanlanmıştı. -"Ben bu yavruyu satın almak istiyorum.” Dükkan sahibi: -"Hayır o yavruyu satın alman gerekmiyor. Eğer gerçekten istiyorsan o yavruyu sana bedava veririm" Küçük çocuk birden sinirlendi. Dükkan sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak: -"Onu bana vermenizi istemiyorum. O da diğer yavrular kadar değerli ve ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim. Aslında şimdi size 2 dolar 37 cent vereceğim ve geri kalanını ayda 50 cent ödeyerek tamamlayacağım." Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı: -"Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum. Bu yavru hiçbir zaman diğer yavrular gibi koşup, zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak." Bunun üzerine küçük çocuk eğildi, pantolonunu sıvadı ve büyük bir metal parçasıyla desteklediği sakat bacağını dükkan sahibine gösterip, tatlı bir sesle: -“Ben de çok iyi koşamıyorum ve bu yavrunun kendisini çok iyi anlayacak bir sahibe gereksinimi var" dedi. Dan Clark
Bir Yaşamın Anlamı Bir gün çelimsiz,küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş yiyecek,para ya da alabileceği herhangi birşey için dileniyordu.Üzerine yırtık pırtık giysiler vardı;yüzü gözü kir içinde,perişan bir durumdaydı. Küçük kız dilenirken,sokaktan genç,canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti.Kızı fark etmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı.Büyük ve lüks evine,mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde,çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu.Fakat az sonra düşünceleri tekrar o yoksul kıza takılıverdi.Duyguları birşeylere itiraz ediyordu.Sonra kolay yolu yeğledi ve itirazlarını Tanrı ya yöneltti: "Böyle birşeyin olmasına nasıl izin veriyorsun?Neden o küçük kıza yardım için birşeyler yapmıyorsun Tanrım?"diye yakındı içinden.Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir yanıt duydu: "Yaptım.Seni yarattım!"
Bu Şehri Yok Edercesine Hava öylesine kapalı ki, güneş öylesine yok ki, hani sıcacık bir gülümseme bütün bulutlari dagitacak ve bütün güneşleri doğurtacakmışcasına aylardır bekliyorum. Ama hala o yağmurlu kapalı Aralık ayında kaldım galiba. Aradan üç mevsim geçmesine rağmen ne bahar gelmek bildi ne de yaz. Zaman zaman günes doğmuyor değil. Bulutların arasında şöyle bir kendini gösterip yine kayboluyor. Güneşi kaybettiğim ufukta bekleyip duruyorum. Anlamıyorum. Belki de başka ufuklarda beklemem gerekiyordu güneşin doğmasını. Ama en güzel güneş bu ufuktan doğmuştu. Onun için mevsimlerdir ayni yerde bekliyorum ama hayat bir taraftan acımasızca geçip gidiyor. Insan hayati helezonik bir sekilde akip giderken, o helezonu kirmaya kalkarsa, iste o zaman helezon daire seklini aliyor ve gittikçe daralan bir kisir döngü içinde bogulup duruyor. Belki de kader denen şey budur. Ya da belki de kadere karşı gelme denen şey budur. Hikaye. Herkes kaderini kendisi yaratıp bozuyor galiba. Zannederim en kötü hastalığın pençesinde boğuşup duruyorum. İşte hayat akip geçiyor. Ve ben hiç mi hiç müdahale edemiyorum. Kendi hayatima belki müdahale edebilirim ama kendi hayatimin disinda hiç kimsenin hayatina müdahale edemiyorum. Buradan bakınca bu şehir ne kadar güzel görünüyor. Ama bu gözlerle bakınca her zaman içinde yasanan hüzünleri, ayriliklari, yasanamamisliklari görüyor insan. Sehir her ne kadar isil isil, civil civil da olsa yasadigin günler bulutlarla kaplıysa hep yağmuru özlüyor ve bekliyorsun. Bulut var ya, nasil olsa yagmur yagacak diye bekliyorsun. Ve nasil olsa yagacak yamuru da sevmek zorunda insan. Aslinda yagmur da güzeldir hani. Insani öyle bir islatir ki, ne üzerinde hüzün kalir ne sevda hepsini temizler geçer. Ama iste beklenen yagmur bir türlü gelmezse o hüzünler ve sevdalar insanın benliğine yapışıp kalır. Aslında sevdadan kurtulmaya çalışmak belki de hayattan kurtulmaya çalismaktir. Ama küçük küçük mutluluklar yasayan insanlar, büyük umutlarin pesinde kosan insanlardan belki de daha mutlu oluyorlar. Aski, sevdayi bir kişiye karşı yaşamak galiba en kötüsü ve en iyisi. Insan birini seviyorsa, ister istemez zamanla karşılık bekliyor. Karşılık gelirse bir süre günlük güneşlik kıskanılası bir yaşam sürüyor. Ama karsilik gelmezse işte o zaman yaşanan her an boşa geçen zaman gibi algılanıyor. Yasayan nefes alip veren bütün canlilar için geçerli bu galiba. Sevgimizi verdigimiz bütün canlilardan karsilik bekliyoruz. Evde besledigimiz köpegimiz bizi isirmaya kalksa onu kapi disari ederiz. Kusumuz sevgimize karşılık vermese “bana küstü” deriz.. Çiçeklerimiz bile solmaya baslasalar , sevgisiz kaldi garibanlar diye deliler gibi onlarla konusmaya baslariz. Ama insana duyulan sevdanin güzelligi, karsiligini görürsen, sicacik bir gülümseme ve en içten kelimelerle sevgiyi ifade etme, en güzeli de kim icat ettiyse sevgiliyi koklayarak, kokusunu ciğerlerine doldurarak sımsıkı sarılmak işte insana duyulan sevdayı farklı kılanlar. Koca şehir İstanbul, kahpe şehir, dost şehir, can şehir, düşman şehir. Seninle yaşayınca senden nefret ediyorum ama senden bir dakika uzaklassam seni deliler gibi özlüyorum. Sen çirkef sevgili, sen hırçın, sen yaramaz ve sen bekaretini yüzyıllar öncesinden kaybetmiş ve hala bakire masumiyetini kaybetmemis güzel yüzlü, güzel ruhlu fettan sevgili. Hani köprüden bogazi geçmeye kalksam, saatlerimi, yasanasi saatlerimi sadece sana veriyorum ya kıskanç sevgilim. Ya da arabami herhangi bir yere parkedemeyip, saatlerce park yeri aradıktan sonra tek bulduğum yere park ettiğimde ve beş dakika sonra arabamın bilmediğim bir yere çekildigini ögrendigimde senden nefret ediyorum çirkin sevgilim. Ve sırdaş sevgilim sende nice sevdalar yasadim ki bunlari senden baska hiç kimse bilmiyor ve asla ögrenemeyecek. Sende ayriliklar yasadim ki her biri ömre bedel yedi göğüslü, mavi gözlü ve binbir bacaklı sevgili. Sevdaları doğurdun ve sevdaları öldürdün tabiatın en bereketli bereket anası. Hayat bazen insana çok kısa geliyor. Hani bir kelebeğin ömrü kadar, doğarsın seversin, sevdiginle birlikte bir yasam sürersin ve ölürsün. Kelebeklerin sevdalari nasildir acaba ? Onu da İngiliz bilim adamları araştırsın ama ölümün geleceğini bilerek bir sevdaya girmek herhalde ölümüne sevmektir. Peki sevdanin da bir diyalektigi var mi acaba ? Yoksa sevdim dedigimiz çogu sey sevdigimizi zannettigimiz seylerden mi ibaret. Gerçek sevginin kıstasları nedir acaba ? Sevdiğin için ölmek mi? Sevdigin için yasamak mi? Ya da sevdiĞinin mutlu olmasI yeterli mi ? Yoksa sevdiğim insan benimle mutlu olacaksa olsun yoksa mutsuz olsun düzeyinde bir sevda var midir ? Bazen şeytan ne var ne yok hepsini bir kenara fırlat at ve çek git buralardan diyor. Hani seytana uyan insanlar mutlu mudur ? Ne bileyim atla git bir kasabaya çiftçilik yap, balıkçılık yap. Küçük bir yaşantı kur ve küçük umutların peşinde sana verileni yaşa. Herhalde daha iyidir. Ama lanet olası düsünceler insanin kafasindan silinmedikçe, istedigin kadar uzaklara git asla uzaklasamiyorsun. Ve kaybettikçe ve kaybettigini hissettikçe kazanmak için daha fazla çaba gösterip daha fazla kaybediyorsun. Galiba hayati biraz da kendi akisina bırakmak. İşte o zaman da; zaman işlemeye devam ediyor ve geçen her saniye kaybedilmiş zaman gibi geliyor ve zamani kaybetmemek için insan daha bir çaba gösteriyor. Ama bütün bu çabalamalar galiba belli bir süre sonra çirpinma halini aliyor. Ve görüntüde kaybetmis, tekrar kazanmak için çırpınıp duran melankolik bir insan halini alıyor. Küçük mutluluklar peşinde koşanların onları yakalaması daha kolaydır. Dolayısı ile onlar daha mutlu olurlar. Imkansizi isteyenler de galiba mutsuzluga mahkumlar.. İşte yine bu şehirden nefret ediyorum. Bana yine ummadığım kırıklıkları yaşatıyor. Ama bir gün ölürsem bu sehirde ölmek isterim. Bilmiyorum. Belki de başka bir şehirde insan böylesine sevdalar yaşayamaz. Şehir sıcak, şehir soğuk, şehirde ölüm sessizliği ve düğün şenliği bir arada yaşanıyor. Şehirde bir dilim ekmek parası için dilenenler ve özel uçaklarla gezenler ayni havayi soluyor. Ve şehirde emek için savaşanlarla, emmek için savaşanlar benzer suları içiyor. Aynı martıları seyredip, aynı yerde üretilen rakıları içiyor. Sarıyer’de kiralık sandalda, mangalda balık-rakı keyfini değme yatlarda yaşayamazsın. Ondandır belki de filimlerin çoğunda, o şatafatlı yaşantıdan kaçan zenginler Kavaklar’da ya da Hisar’da balıkçılarla sıcacık muhabbetlerde rakılarını yudumlarlar. Ya yaşayacaksın Istanbul’u ya da uzaklaşacaksın. Kıyısından yaşamaya gelmez bu şehir. O zaman insanı sıkar, daraltır, üzerine üzerine gelir. Sana pas vermeyen ve seni kıskandırmak için onun bunun koynuna giren sevgili gibidir. Çıldırısin, doyasıya yasamak için ama o ille de sana pas vermez. Gebersen pas vermez. Ama kolay kolay da çek git demez. Sana vücdunun en güzel kivrimlarini açip, en bakir köselerini görmeni saglar ama yine de pas vermez. Iste bu sehir sevdanin sehri. Sevdası olmayan insanın, umudu da yoktur ve umudu olmayan insanın yaşantısı da yoktur çocuk. Umut her sey için umut vardir insanin yüreginde bir yerlerde. Yarinlari hayal edip olabilirligini beklemek iste en güzel, en yasanilasi yasam biçimidir.. Umut olmadan hiç bir seyi yasamak mümkün degil. Kaldi ki, umut olmadan sevda yasamak da sevdanin kendi iç dinamigi içerisinde imkansiz galiba. Önce sadece ve sadece karşılıksızca seviyorsun, sonra karşılık beklemeye başlıyorsun ve sonra da tamamıyla birbirinin olmayı umut ediyorsun. İşte sevdanın iç dinamiği ve diyalektik çözümü bu galiba. Umudun kırıldığı yerde hayat da kırılıyor, yürek de çocuk. Umutsuz yasam, sadece nefes alip vermektir. Daglara çikan eskiyalarin da umudu vardi, daglari delen sevdalilarin da. Ve bir ideal ugruna hayatini hiçe sayanlar da umutlu ve mutluydular. Ağlarını, denizin cömert göbegini örtercesine savuran balıkçılar da umut doluydular, toprağın yüreğini yırtarcasına yarıp tohumlarını bırakan çiftçiler de umut doluydular. Ve bir anneye dokuz ay o acılara katlanmasını sağlayan da umut galiba çocuk. Şarkılarda, şiirlerde aşkı anlatan mevsim bahar derler ya nedenini asla bulamadim çocuk. Bahar, dogurgandir, ve askin sonu da dogurganlik olabilir mi ? Belki. Bahar uyanistir. Sevda da insanin derin bir uykudan uyanmasi midir?. Belki. Bahar temizlik midir? Eski ne varsa yokolmasi, yerini yenilerin almasi midir? Belki. Bilmiyorum. Ama bildigim bir sey var sevda denen sey kendi içinde biraz da yalnizligi paylasmaksa eger, insan yağmuru beklerken kendini daha yalniz hisseder ve yagmur yağınca da yalnızlık doruğa ulaşır. İnsan üşüyünce sarilacak sicacik bir çift göz ister. Iste bunun için sevdalar kışın yaşanmalı ama baharın o cıvıltılı günlerinde de uçmalı. Beklenen yağmur nihayet yağdı. Sadece yağmur yağdı. Mevsimler boyu yagmura susamis topraklar gibi karsilamadik yagmuru. Yagmur her seyi temizler diye bekledim ve temizledi de. Ama çocuk, yagmur yagarken ve ben yagmuru yasarken bir an için düşünceler dahil her şeyi temizliyor ama yağmur geçmeye yüz tutunca ve bir de günesle sarilinca, yani gökkusagini yasarken öldü sanilan duygular tekrar dirilip insanin tüm benligini sariyor. Şehir ıslanıyor, sen ıslanıyorsun, ben ıslanıyorum ve sadece; sehir, sen ve ben ıslandığımızla kalıyoruz. Ama galiba gökkuşağında yaşamak için iliklerine kadar ıslanmak gerekiyor. Çocuk, şimdilik sehrin kaldirimlari, senin ellerin ve benim gözlerim islak.
Herşey Sende Gizli “Yerin seni çektiği kadar ağırsın. Kanatların çırpındığı kadar hafif, kalbinin attığı kadar canlısın. Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç, sevdiklerin kadar iyisin. Nefret ettiklerin kadar kötü. Ne renk olursa olsun kaşın gözün, karşındakinin gördüğüdür rengin. Yaşadıklarını kâr sayma, yaşadığın kadar yakınsın sonuna, ne kadar yaşarsan yaşa. Sevdiğin kadardır ömrün... Gülebildiğin kadar mutlusun, üzülme. Bil ki ağladığın kadar güleceksin. Sakın bitti sanma herşeyi sevdiğin kadar sevileceksin. Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer. Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın. Birgün yalan söyleyeceksen eğer bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın. Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın. Unutma, yağmurun yağdığı kadar ıslaksın. Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak. Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın. Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin... İşte budur yaşam! İşte budur yaşamak... Bunu anımsadığın kadar yaşarsın. Bunu unuttuğunda aldığın her soluk kadar üşürsün. Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun. Çiçek sulandığı kadar güzeldir, kuşlar ötebildiği kadar sevimli, bebek ağladığı kadar bebektir. Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin, bunu da öğren. Sevdiğin kadar sevilirsin
O.Henry Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı. Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu. Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı. Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu... Geriye doğru sayıyordu; "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan "on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi". Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba? Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş, yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı. Dönüp arkadaışna "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi. "Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı. Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı. İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi." "Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları. Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu." Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü. Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum. Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim." diyerek cevap verdi. Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama. Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu. Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak, yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu. "Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm. Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim." Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı. Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu. Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi. Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree. Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi. Ertesi gün doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi. O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş. Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam, son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı.
Dahası Var mı ? Huzur evinin kapısında kapısından hızlı adımlarla giren ev halinden 60-70 yaşlarında oldugu anlaşılan, kadın girişteki danışmadan bir şeyler sorar.Danışma memuruyla aralarında geçen kısa konuşmadan sonra aradıgı şeye bir an önce kavuşma heyecanıyla olsa gerek,daha bir hızlı adımlarla merdivenlere yöneldi. Kapı numaralarına bakarak ilerlemektedir koridorda ve hışımla dalar 24 numaralı odaya. Bir yatak,çelik bir elbise dolabı, küçük, formika kaplı bir sehpa, dayanakları ahşap bir tek misafir koltuğunun bulunup, yerlerin mozaik oldugu ,penceresi batıya bakan,pek köhne sayılamayacak bu huzur evi odasında yaşı 70'e varmış ve çoktandır ilaç tedavisi gören birisi yatmaktadır. Kaybetmişlikle bulmuşluğun ya da bulmuşlukla kaybetmişliğin arasında bir çok zıt duyguyu aynı anda yaşayan kadın, gözlerinin ışığına bakılırsa, sevinmektedir. Alnındaki daha bir belirginleşir hayat çizgileri ise üzüntülü olduğunu ortaya koymaktadır. Çok kısa bir sürede anılar gözünün önünden bir filim şeridi gibi geçer kadının. Üzerinde lacivert eşofman bulunan yataktaki yaşlı adama yaklaşır. Gözleri nemlidir.Yıllardır suya hasret bir kaptanın denizi seyrettiği gibi onu.Ve buruk bir sevinç içerisinde seslenir.Merhaba,nihayet buldum seni.Nasılsın,beklemiyordun degil mi beni?..Merhaba ben kay bolmadım ki bulunayım.Herkes biliyor ki,son sekiz senedir buradayım.Yanlış anladın, kavuştum sana dedim. Belki inanmıyacaksın ama, seni çok özledim. Çıkaramadım, af buyurun, tanıtırmısınız kendinizi? Ne zamandır tanıyorsunuz, bendenizi? Yapma allah aşkına yapma be şair ne şiirler yazmıştın hani, beni sevdiğine dair. Hem sevdim hem şiir yazdım ha şimdi iyice şaşırttınız. Aklımı yitirmedim daha bence siz ortaya bir yalan attınız. Yalan değil söylediğim niçin öyle düşünüyorsun? Bu değildi beklediğim, beni kırmak mı istiyorsun? Niyetim sizi üzmek değildi, samimi söylüyorum. Sadece gerçekleri anlamak ve anlatmak istiyorum. Haydi, gezdireyim bahçede seni, hava alırsın, mevsim nasıl olsa yaz. Hem belki konuştukça hatırlarsın gecmişi biraz.Hatırlamam neyi degiştirir,konuşsak da hoş konuşmasak da hoş.Gercek olan tek şey şu degil mi;Sevgisiz gecen hayat boş.Alır alır gelirdim seni buraya,ancak huzur evinde kavuşuruz derdin.İster inan ister inanma ama,ben sana bu günü söz verdim.Ya,demek öyle,pekiyi ya bunca zaman?Hasret nasıl telafi edilir,mümkün mü o günü tekrar yaşaman?Hiç unutmam,bir sohbette sormuştun bana,"Bende ne buldun?"diye. Gönlümü çalan ne servetinde ne de verdiğin bir hediye. Allah allah, diyorsun ki şuydu sorduğun, peki söyle bakalım, neymiş bende buldugun? Oturduğumuz o parkta gözlerine bakarak, gülümsemiştim. Ve daha sonra sana sen beni çok sevdin,demiştim...Hatırlıyorum elbet hepsini,unutulur mu hiç? Onca gayret onca emek.Tahmin etmeliydim, Sen "O"sun demek. Evet, benim"Sevmekten kim usanır?"diyen,kaç kere yemin eden, kaç kere geri gelen...Anlıyorum, kaçan kovalanır, sevenden kaçılır bizde böyledir degil mi adet? Üç günlük dünyada çok görülür saadet. Gittim...gitim ama, sebepsiz değildi gidişim, terk etmiş olsam da seni o gün. Geldim işte yanındayım, seninim bugün.Neye yarar ki,ne olursa olsun neden beni terk ettin. Ve geçti artık iş işten, sen unutulmuş olmayı, çoktan hak ettin. Yalvarırım, yalvarırım bana bunları söyleme. Kırk yıldan sonra, tam bulmuşken seni, yeniden kaybetmemi isteme. Bırak!..Bırak lütfen ellerimi, ömür bitmiş seni neyleyim? Tek başıma yaşadığım dünyadan, bırak da yalnız gideyim...Sağ elini avuçlarının arasından tutan kadından kurtaran yaşlı adam, oturmakta oldukları banktan da aniden kalkar. Bastonunun da yardımıyla ağır aksak yürümeye başlar. Ağlıyordur...Ama arkasına bakmadan yürümektedir. Binaya mı? Odasına mı? Hayır...Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş gençliğinin maralını, güzel hatıraları yaşadığı kadınını, yüzlerce şiir yazdığı ilham perisini bırakmıştır arkasında...Gitmektedir...Ama nereye gittiğini ne kendisi ne bir başkası bilmektedir... Sevdiğinizi söylemekte geç kalmayın hayat akıp gidiyor .Herkese sevgi dolu günler... DAHASI VAR MI ?
Sen Benim Mucizemdin Sana dokunmak bir mucizeydi, seninle olmaksa bir mucizeyle yaşamak.. Gün geceye döndüğünde seninle olmak öyle güzel ki. Bütün bir gece seninle aynı havayı solumak, dinlediğim şarkılarda seni bulmak. Gündüzümde insanlar, mücadele, kavgalar, çirkinlikler var belki ama gecemde sadece sen ve ben… Belki bu yüzden geceyi sevişim. Sadece sana ait gecelerim, tıpkı kalbim gibi... Dün gece yine uzandı elim telefondaki tuşlara. “Aradığınız numara kullanılmamaktadır” Gülümsedim ve iletilemeyeceğini bile bile defalarca mesaj gönderdim. Her “iletilemedi” raporunda sanki “Buda geçecek. Geçecek değil mi Can’ım?” cevabını okudum… Aradım seni. “Ulaşılmaz” olduğunu bile bile aradım seni. “Ulaşılır” olsaydın keşke. Keşke biraz daha çok gülebilseydik yaşamın bize yaptıklarına. Keşke “Sen” yine yanımda olabilseydin. Keşke şu iç çekmeler olmasaydı. Acı olmasaydı keşke… Keşke… Keşke… “Keşke” kelimesini bilmese, öğrenmeseydik. Hayata tek bağımdı aşkın… Gelirdim yanına sokulurdum… Tüm dertlerden , kederlerden uzaklaşırdım gözbebeklerinde kendimi gördüğümde… Nerden bilebilirdim ki bir gün o gözlerde kaybolacağımı… Umutlarımın, hayallerimin, sevgimin, beklentilerimin, inançlarımın yok olacağını… Nerden bilebilirdim ki; o seyretmeye doyamadığım gözlerinde ölümün beni beklediğini… Oysa ben ayrılığı hiç düşünmezdim. Aklıma gelmezdi sensiz sabahlamak. Sen varken fark etmezdim mevsimlerin döndüğünü. Meğer ellerime kar yağabilir, gözlerime bulutlar değebilirmiş. Sen benim mucizemdin. İşte o mucizeye dokunmak, aslında seni sonsuza dek kaybetmekmiş. Bunu da öğrendim... Aradım seni Can’ım. Ulaşılmaz olduğunu bile bile aradım. Seni henüz özlemiş de değilim, yanlış anlama beni. Ne zaman özlerim bilmiyorum. Hâlâ benimlesin ve hâlâ gecelerim senin; tıpkı kalbim gibi...
Sanal Bir Buluşma "Sen ne anlarsın aşktan!" diye bağırmak için yeltendim de ağzımı tıkadın bakışlarınla. Neşeliyim, artık sana dair yalnızlık hikayeleri yazamıyorum. Şişen doldu tepeleme, kapattım kapağını, biliyorsun. Biliyor ve kızıyorsun. Kızıyorsun, değil mi? "Aman bana ne ya. Ne yaparsan yap!" demek geldi de içimden, ağzımı kapadın bir gülüşünle. Oflayıp puflamak benim en doğal hakkım değil mi? Bırakıp giden sensin. Şimdi döndün diye boynuna atlamamı mı bekliyorsun? Boşuna çırpınışlar bunlar, yapmayacağım işte. Yapmayacağım! Yapma... Yap... Lanet olsun... "Hadi oradan, seninle ne işim olur ki artık?" demek istedim de ağzımı kapadın tek bir dokunuşunla. Ellerim, durun yerinizde, gelsin ne yapalım, yenildiğinizi belli etmeyin. Allah’ım, mideme kramplar giriyor. Ah bir de şu ellerime söz geçirebilsem... "Hadi git artık ve bir daha görüşmeyelim" demek için açtım ağzımı da dudakların mühürledi dudaklarımı. Bak, yürüyorum ileriye doğru. Neden geriye olsun ki? Benim hayata dair ideallerim var. Neden güldün? Tamam, sen gidene kadar bir amacım olmayabilir, ama artık var. Hala çıldırtabiliyorsun bir bakışınla beni. Özlemişim de gülüşünü. Neler diyorsun sen oğlum, aşık değilsin ona, delirtme beni... "Ben gerçekten sensiz de çok mutluyum" demek için yeltendim de kokun burnumda, ne diyeceğimi şaşırdım. Bu bir rüya, değil mi? Öyle olmalı, sen aslında şu anda çok uzakta, başka bir iklimi yaşıyorsun. Başka tenlerin üzerinde geziniyor nefesin. "Sen aklıma bile gelmiyorsun ki artık" demek istedim de sıcaklığınla kavurdun tüm bedenimi, dilim damağım kurudu. İçimdeki kuzgun kanatlanmaya başladı, durdurmalıyım. Ne yapmalı? Su, evet su içmeliyim. Ellerim, belli etmeyin heyecanımı, bırakında şu su bardağını kavrayayım sıkı sıkı... Beni izliyor Tanrım! Bakışları üzerimde dolaşmayalı çok uzun zaman olmuş! İçimin ısındığını hissediyorum. Hani o sertlik abidesi adam, yıkıldın gittin gene. Anlamıyorum yüreğim seni, zaten anlasaydım aşkın sırrını da çözmüş olacaktım…
Bilinmeyen Caddelerde sisli, puslu bir sonbahar ikindisi. Ağaçlarda salkım salkım, eski zamanlardan kalma anılar... Yapraklarda yere düşmeye hazırlanan yağmur damlaları... Bir yaprak kıpırdıyor işte, gümüşi bir damla yere düşüyor... Sen sanki yaprakların arasından muzipçe gülüyorsun bana. Beni her zaman şaşırtırsın zaten Beni her zaman güldürmeyi bilirsin... Farkına varmadan bir şarkı dökülüyor kurumuş dudaklarımdan... " Caddelerde rüzgar, aklımda aşk var." Rüzgar keskin ıslığı ile şarkıma eşlik ediyor. Heykel caddesinin tenhalığı nedense ilk defa içime dokunuyor. Arabaya binsem şöyle, atsam kendimi uzaklara... Seni düşünsem... Düşünsem ve ağlasam... Kapatsam gözlerimi... Sonra sen gelsen... İstanbul'u yaşasak beraber...Gülhane Parkını...Sultanahmet'i... İzmir olsak...Kordon da atışsak yine tatlı tatlı... Ben yine senin gözlerinde sonsuzluğa mahkum edilen aşkımı görsem... Ayrıca şarkılar bu kez gerçek oldu. Caddelerde rüzgar, aklımda aşk var... Yalnızım, üşüyorum; özlediğimse kimbilir hangi uzaklarda...Çok uzaklarda Bahçeme melekler yağıyor. Senden doğan, gözlerinde hayat bulan, bizi koruyan kollayan, en önemlisi ikimizi bir araya getiren melekler... Sen kimbilir hangi uzak şehirin, hangi uzak ilçesindesin şimdi... (18 kasım 2005) Benimse herşeyim aynı. Bildiğin gibi yani. Geceleri Bodrum dolaylarına daha çok yağmur yağıyormuş. Bugünlerde bir tek bunu öğrendim... Birde geceleri daha uzun sanki bu aralar, bitmek bilmiyor Bana anlatmak için neler biriktirdin içinde? Benim sana anlatacağım yeni bir şeyler yok. Dedim ya... Herşey aynı... Ama biraz mahsunluk çöktü sanki üzerime..Birdeeee....Gülüşlerim...Gülüşlerim sanki azaldı... Gözlerimin altında morluklar mı var bana mı öyle geliyor yoksa... Sen olsaydın yanımda hemen anlardın Sen benim herşeyimdin... Koşulsuz bir sevgiyle sevdim seni, bağlandım sana... Sen kimbilir hangi uzak şehrin, hangi uzak ilçesindesin şimdi... Benimse içimde kocaman bir boşluk var... Hayır, üzülmüyorum...İçimdeki boşlukta özlemin yankılanıyor sadece... Sana anlatmak için bişeyler biriktirmiyorum içimde... Çok istesem hikayeler uydururdum... Hikayelerden önce anlatmak istediklerim var sana... Sana aşık olmaktan delice korktuğumu... Sana bakarken içimin titrediğini... Aslında sana kızdığım anlarda, kendime itiraf etmekten çekindiğim aşkımı bastırdığımı... Ama şimdi yoksun... Biliyormusun; özledim seni... (20 kasım 2005) Gerçi anlatmama gerek yok. Sen hepsinin farkındaydın zaten... Ama gittin... Giderken herşeyi alıp götürdün üstelik... Bende hiçbişey kalmadı adından başka... Birde geride bıraktığın dostlar... Şu aralar gözlerimde mecal kalmadı... Senin gözlerine ihtiyacım var... Dudaklarım kurudu iyice... Dudaklarına ihtiyacım var ve ellerim buz gibi... Ellerin nerde ey sevgili? Sen kimbilir hangi uzak şehrin, hangi ilçesindesin şimdi?... Gittin sen Tam beni tamamlayacağını düşünürken hemde... Gülümseyişlerim takılı kaldı yüreğim- de... Sonu olmayan, ışığı olmayan bir yolda, tek başına kaldı sevdam Kendimi avutuyorum şimdi... Kötü bir oyun senaryosu...Oynamak zorundasın Sevda... Bitecek birazdan... diyorum kendi kendime... Artık hiç konuşmuyorum kalbimle... Umurumda bile değil... Ne derse desin; dinlemiyorum onu... Buz gibi bir kalbim var artık...İçinde ki herşey dondu... Sevgiler, umutlar, sımsıcak gülümsemeler... Yoksun çünkü şimdi... Kimbilir hangi uzak şehrin, hangi uzak ilçesindesin.... (22 kasım 2005) Bense odamda yalnızım Senden uzak... Hayır, beni merak etme... Merak etme diyorum evet; Çünkü sen benden ayrı duramazdın... Bana yazmadan, beni duymadan, beni görmeden duramazdın Benden ayrı kalamazdın ki... Yaşayamazdın kendi tabirinle... Ölürdün Oyüzden diyorum işte.... Merak etme beni... Biliyorum; ikimizde yoktuk bu aşkın başlangıcında... Ve çok iyi biliyorum ki... Sonsuzluğa mahkum edildi bizim aşkımız... Dedim ya... Beni merak etme sakın... Üzülmüyorum... Sadece biraz... Biraz üşüyorum....