Bugün Yaşamaya Ne Dersin? Güneşin o ilk doğuş anına en son ne zaman tanık oldun? İnsanoğlu, taptaze ışıklarının tüm vücuduna yayılmasını ne zaman izledin kendinde, bir sonbahar sabahı o ılıklığı ne zaman hissettin yüreğinde?.. Bizler aslında bize her günün bir lütuf olduğunu anlamayacak denli duyarsız bir biçimde geçip gidiyoruz bu yaşamdan. Hanginiz sabah gözünü açtığında bunu dünyaya tekrarlıyor: Bugün özel bir gün çünkü ben bugün de yaşıyorum, gözlerim açık, ilk soluğumu bilinçli bir biçimde çektim içime, bu bir ayrıcalık, bugün özel bir gün, evet... Bugün bana birgün daha yaşama şansı verildi diye. İnsan yaşamında ne sorunlar var ama biz o kazağı alamadık diye tüm günü o güzelim ruhumuza ve bedenimize azap çektirmekle geçiriyoruz ya da sevgiliniz sizin sevginizin yüceliğini anlamadı diye kahroluyoruz ya da sular gitti diye, hava soğudu diye tüm gün kendimize ve sevdiklerimize surat asıyoruz. Bir de şöyle düşünelim; siz başlı başına bir yaşamsınız ve yaşamda telafi edilemeyecek tek şey ölümdür. Sular elbette gelecektir, soğuk hava için biraz daha sıkı giyinebiliriz, sevgilin seni anlamıyorsa aslında senin sevdana layık olmadığını pekala algılayabilirsin... Peki, bu yaşama ne zaman gülümseyeceksin, ne zaman kendin için birşeyler yapacaksın, en sevdiğin çiçeği neden hâlâ başkalarından bekliyorsun, bugün kendine niye o çiçeği almıyorsun, ne zaman miskinliğinden bir sabah da ödün verip doğanın ısrarla uyanışına kendini de tanık etmiyorsun? Unutma ki bu yaşamı güzelleştirecek olan da çekilmez hale getirecek olan da sensin, sakın başkalarını suçlama... Hadi artık her sabah yüreğine kocaman gülümsemelerle dolu bir soluk çek ve tüm gün verdiğin her soluğun içine bu gülümsemelerden katarak çevrendeki tüm canlı varlıkları varlığından haberdar et. Yaşama öylesine gelme ve de öylesine gitme. Unutma ki bir ağacın gövdesine sarıldığında onun kalp atışlarını duyabilecek denli bu dünyada duyarlı yaşamak senin elinde. Tanıdığın ya da tanımadığın olsun, yeryüzündeki canlıların hiçbirinden hiçbir zaman, "Günaydın"ını ve "Gülümseme"ni esirgeme. Unutma sen bu dünyada başlı başına bir yaşamsın ve… Yalnızca bu nedenle bile, senin varlığın çok çok özel.
Sıcak Bir Dokunuş... Garsonun yanımıza geldiğini ve servis tabaklarını koyduğunu ne Michael ne de ben fark etmiştik. New York’ta kentin gürültüsünden uzak bir kafede oturmuş öylesine heyecanla sohbet ediyorduk ki böğürtlenli tartın mis gibi kokusuna bile aldırmıyorduk. Paylaştıklarımız bulunmaz olmasa da mükemmeldi. Michael, yetişkinliğe adım attığından, kendisine, “Mikey” denmesine nasıl karşı çıktığını anlatıyordu. Böğürtlenli tartımızı yemeye başladığımızda, kentin dışında evleri olan kuzenlerimle ağaçtan nasıl böğürtlen toplayıp yediğimizi anlattım. Topladıklarımı eve gitmeden yiyip bitirdiğimi anımsadım. Hoş sohbetimiz devam ederken gözlerim kafede şöyle bir gezindi ve köşede oturan yaşlı çifte ilişti. Çiçekli elbisesi, yıpranmış çantasını koyduğu kırlent denli solmuştu. Adamcağızın kafasında hiç saç kalmamıştı. Yemeklerini ağır ağır, yavaşlatılmış gibi yiyorlardı. Beni onlara yönelten sessizlikleriydi. Michael’la konuşmamız kahkahalardan fısıltılara, itiraflardan değerlendirmelere dönüştüğünde yaşlı çiftin sessizliği beni iyice etkilemeye başladı. İnsanların konuşacak hiçbir şeylerin kalmaması ne kadar üzücüydü. Yaşam öykülerinde çevirmedikleri bir sayfa kalmış olamaz mıydı? Bizde bu hale gelirsek ne olacaktı? Hesabımızı ödedik ve kalktık. Tam yaşlı çiftin önünden geçerken cüzdanımı düşürdüm. Almak için eğildiğimde, masanın altında birbirlerinin ellerini tuttuklarını gördüm. Oturduklarından beri elele olmalılar diye düşündüm. Tanık olduğum manzaranın büyük bir şans olduğunu düşünerek doğruldum. Yaşlı adamın bu sımsıcak dokunuşu onlarla ilgili ilk düşüncelerimi de, kalbimi de ısıtıvermişti. Onların sessizliği konuşacak birşey bulamamaktan doğan bir sessizlik değildi. Onların sessizliği huzur, rahatlık ve sözcüklerle ifade edilemeyecek denli derin sevgiden doğan bir sessizlikti. Böylesine bir günü yıllardır paylaşıyor olmalıydılar. Belki de bugünün dünden bir farkı yoktu; ama hem yaşadıklarıyla, hem de birbirleriyle barışıktılar. Günün birinde bizim de böyle olacağımızı düşündüm. Bana hiç uzak gelmedi.
Bir Çocuk Tanrı' yla Tanışmak İstedi Küçük bir çocuk Tanrı’yla tanışmak istedi. Oysa, Tanrı’nın bulunduğu yerin çok uzaklarda olduğunu biliyordu. Buna karşın bu yolculuğu yapmaya karar verdi. Çantasına bir paket çikolata ile bir kutu meyve suyu koydu ve yola koyuldu. Evinden beş sokak öteye gittiğinde, yol kenarındaki parkta bir kanepeye oturmuş, güvercinleri seyreden yaşlı bir kadın gördü. Kadının yanına oturdu, çantasını açtı ve tam meyve suyunu çıkarıp içeceği sırada, yaşlı kadının karnının aç olduğunun ayırdına vardı. Hemen çikolatayı çıkardı, ona uzattı. Eve döndüğünde çocuğun yüzü ışıl ışıldı. Annesi onun ışıldayan yüzünü görünce merakla sordu: “Söyle bakayım” dedi. “Seni bu denli mutlu edecek ne yaptın bugün?” Çocuk “Tanrı ile öğlen yemeği yedim” dedi annesine. Ve onun bir şey söylemesini beklemeden ekledi: “Biliyor musun anne” dedi. “Yaşamımda gördüğüm en güzel gülümseyişe sahipti.” Aynı saatlerde yaşlı kadın da mutlu bir biçimde evine girdi. Annesinin yüzündeki huzur dolu ifadeyi gören oğlu şaşırdı: “Çok mutlu görünüyorsun anne” dedi. “Bana da söyler misin, ne oldu?” Kadın “Parkta Tanrı ile çikolata yedim” diye yanıtladı oğlunu. Ve onun hayret dolu bakışına aldırmaksızın ekledi: “Düşündüğümden de çok gençmiş, meğer.”
Mutluluğun Gizi Tüm Harikaları Görebilmektir Bir tüccar mutluluğun gizini öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş. Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış. Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama mutluluğun gizini açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş. “Ama, sizden ricada bulunacağım” diye eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip, sonra bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş. “Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.” Delikanlı sarayın merdivenlerini inip çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış. “Güzel” demiş bilge, “Peki, yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvanbaşının yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?” Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka birşeye dikkat edememiş. “Öyleyse git, evrenin harikalarını tanı” demiş ona bilge. “Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.” İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zerafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini tüm ayrıntılarıyla anlatmış. “Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?” diye sormuş bilge. Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş. “Peki” demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, “Sana verebileceğim tek öğüt var: Mutluluğun gizi dünyanın tüm harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan...” Bir çoban gezmeyi sevebilir, ama koyunlarını asla unutmaz.
Karlı Dağın Gizi (Okuduğum zaman tüylerim diken diken olmuştu...tavsiye ederim) Yazar, “Gerçek sevginin bir mucizesi olan bu olay, Kuzey İtalya dolaylarında bir yerde gerçekleşti” diyor ve ekliyor; “Böyle birşey asla olmaz demeyin; çünkü yaşanan olayın içinde ben de vardım.” Üç yıla yakın süredir, bir gün bile tatil yapmamıştım. Derken, umulmadık bir anda, iki hafta için kentten uzaklaşma olanağını elde ettim. Dağ karlar altındaydı; kiraladığım kulübeye büyük güçlükle çıkabildim. Ama, mavi gökte güneş pırıl pırıl parlıyor; kayaklarımın altında milyonlarca kar tanesi gevrek gevrek eziliyordu. Kendimi birden çok mutlu hissettim. Burada, tüm bu güzellikler arasında, yaşamın stresleri uzak bir düş gibi kalmıştı. Geceleri ve sabahın erken saatleri çok soğuk oluyordu; fakat gündüzleri hava ılıktı. Saatlerce kayak yapıyor ya da kulübemin dışında güneş banyosu yapıyordum; yalnızlıktan bu denli zevk aldığımı hiç anımsamıyorum. Bir gece kar bastırdı; uzun karanlık, sonunda kurşunî bir sabaha yerini bırakınca o günü dinlenerek geçirmekten başka çarem olmadığını anladım. Aynı gün öğleden sonra, çok güçlü bir fırtına kulübeyi kırbaçlamaya başladı ve yine akşam oldu. Kulübenin keresteleri gıcırdıyor, rüzgar adeta bacadan içeri saldırmaya çalışıyordu. Bir keresinde, birinin seslendiğini duyar gibi oldum. Kapıyı açmaya yeltendimse de rüzgarın şiddeti beni odanın içine savurdu. Kar, birike birike pencere pervazına dek yükselmişti. İster istemez ateşin başına döndüm. “Beni kimse çağırmış olamaz” diyordum; dışarıdaki cehennemde hiçbir insanın sağ kalamayacağı kesindi. Kulede üç gün boyunca kaldım. Dördüncü gün, masmavi gökte altın renkli bir güneş, sabahı müjdeledi. Fırtına, biriken karları, kulübenin önünden yanlara sürüklediğinden, dışarıya çıkıp temiz havayı bol bol ciğerlerime doldurabildim. Ortalık bembeyazdı ve kesinlikle sessizliği bozan tek bir ses yoktu. Kendimde tükenmeyecek bir güç hissederek kayaklarımı ayaklarıma geçirdim, ama ilerlemek kolay değildi; tozumsu karın içine gömüldüm. Birkaç saat sonra yorularak kulübeye dönmeye karar verdim. Dağın arkasında güneş batıyordu; altın rengi, kırmızıya çalmaya başlamış ve karın sonsuz beyazlığına pembe bir parıtlı vermişti. Kadını işte o zaman gördüm. Yanıma gelinceye dek, yakınlarda bir insan olduğunu fark etmemiştim bile. Birden genç ve güzel biryüzle burun buruna gelince irkildim. Başında, Kuzey İtalya’da kimi kadınların kullandığı, siyah bir atkı vardı. İnce vücudunun üzerine kirli bir asker kaputu atmıştı. Siyah atkılı ayakkabılarına şaşkınlıkla baktım. Ayaklarında kayak olmadığına göre, bu kof ve derin karların üzerinde nasıl olup da saatlerce batmadan yürüyebilmişti? Üstelik hiç de yorgun görünmüyordu. Ama gözlerinde büyük bir kaygı okunuyordu. Hafif bir yabancı aksan ile bana dedi ki: “Kulübenize dönünce, lütfen fenerinizi yakıp buraya getirir misiniz? Eşim Alfredo aşağıda ve yukarı çıkmaya çalışıyor. Işığınızı görürse, güç bulup çıkabilir belki.” Ona hâlâ şaşkınlıkla bakıyordum. “Peki, kayaksız olarak buraya nasıl çıkabildiniz? Hem neden eşinizin yanından ayrıldınız?” diye sormaktan kendimi alamadım. “Yardım getirmek için onu bıraktım. Ben dağı çok iyi bilirim, hiç de korkmam.” İçimde kadına karşı bir sempatinin uyanmakta olduğunu hissediyordum. “Kayaklarımın arkasına basın ve bana tutunun. Birkaç dakika içinde kulübeye varırız; siz orada dinlenip sıcak birşey içerken, ben gidip eşinizi ararım” dedim. Soğuk müthişti; biraz ısınmak için ellerimi çırpıyor ve vücudumu ovalıyordum. Gökyüzü daha şimdiden mürekkep gibi kararmıştı. Kadın kayaklarıma basarken, “Teşekkür ederim” dedi, ardından sırtımda küçük bir elin dokunuşunu hissettim. Fakat, kulübeye birkaç yüz metre kala, onun benimle olmadığını fark ettim. Dehşete düşerek seslenmeye başladım. Fakat bana yalnız, karla kaplı dağ yamaçlarından yankılanan kendi sesim yanıt verdi. Kulübede, kibriti çakıp fenerin fitilini tutuştururken ellerim titriyordu. Mutfağın rafından bir konyak şişesi aldım; feneri kemerime bağladım ve yine dondurucu soğuğa çıktım. Fakat karşılaştığımız yere varıncaya dek her tarafa baktığım halde, kadına rastlamadım. Ayak izlerini bile göremedim. Şimdi, gökyüzünde ay çıkmıştı. Aniden, uzun bir zamandır çepeçevre dönmekte olduğumun farkına vardım. Kulübemin sıcağına kavuşmaya can atıyordum. Her tarafım uyuşmuş, kafam da dumanlanmıştı; kadının eşini bu arada tümüyle unuttuğumu itiraf edeyim. Derken, çok hafif bir ses duydum. Büyük bir çaba harcayıp dönerek dik yamacı son hızla indim. Yamacın eteğinde biri yüzüstü yatıyordu. Bu durumuyla hâlâ sesleniyor ve birşeyler mırıldanıyordu. Adam, kırksekiz saate yakın uyudu. Sonra, yine gözlerini açarak uzun uzun çevresine bakındı. Zayıf, ama genç bir sesle, “Yaşamımı kurtardığınız için minnettarım” dedi. “Daha fazlasını yapabilmeyi isterdim” diye karşılık verdim. “Alfredo’sunuz, değil mi?” Adını bilmem onu şaşırtmadı; yalnızca başını eğmekle yetindi. Artık ona gerçeği söylemem gerekiyordu. Ona, eşine rastladığımı, benden ne yapmamı istediğini ve onu nasıl tekrar kaybettiğimi teker teker anlattım. Adam hiçbir şey söylemeden faltaşı gibi açılmış gözlerle bana bakıyordu. Neden sonra, başını duvar tarafına döndürerek acı acı ağlamaya başladı. Bu büyük acısı karşısında elimden bir şey gelemeyeceğini anlayarak kulübede onu yalnız bıraktım. Geri döndüğüm zaman, onu, ocağın yanında oturmuş, alevleri izlerken buldum. Bu kez sesi sakindi. “Dağın eteğinde, iki kayaktan yapılmış bir haç vardır” dedi. “Altı ay önce donarak ölen genç eşimi oraya gömmüştüm.” Bundan sonra uzun bir süre konuşmadık. İkimiz de bir mucizenin gerçekleştiğini ve bunun açıklanmasının olanaksız olduğunu anlamıştık. Gözlerim pencerenin dışına, dağın zirvesine takıldı. Batmakta olan güneş, buraya altın ve kırmızı renkte bir taç oturtmuştu sanki. Doğanın sonsuz güzelliğinin çerçevesi içinde aşkın tanığı olmuştum. Birden kendimi çok güçsüz hissettim.
Mucize "EN OLMAYACAK YERDE, EN OLMAYACAK ZAMANDA EN OLMAYACAK OLAY, HER ZAMAN VE HER YERDE OLABİLİR." Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardı. Georgi’nin yalnızca çok pahalıya malolacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir." Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti. Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklemekten vazgeçmediğini görünce "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım” dedi. “Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi. Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum." Eczacı Sally'e bakarak "Anlayamadım" dedi. "Şeyy, babam ‘Onu ancak bir mucize kurtarabilir’ dedi, bir mucize kaç paradır,bayım?" Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi. Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak “Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu. "Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ve ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam ‘Onu ancak bir mucize kurtarabilir’ deyince ben de paramı alıp buraya geldim.” "Ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. "Bir dolar ve onbir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!" "Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam. Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?” diye sordu. “Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı. Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne "Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!
Kar Zamanında Yalnızlaşabilmek Geç kalınmış bir aşkın peşinden soluk soluğa koştuğumuz günleri anımsatan o sonbaharın ardından gelen kış, iliklerime kadar üşüdüğüm bir yalnızlıkta yakaladı beni. Son bir aydır hep kar yağıyor İstanbul’a. “Senin ıslığın hep karlı havalarda bu ezgiyi çalar.” diyeceksin şimdi bana? Biliyorum, eskiden öyleydim; başka bir şey olduğunu anlatacağım. Hatırlıyor musun, İstanbul’a kar düştüğü, herkesin kat kat giyinip, rengarenk atkılarını boyunlarına doladığı, labirente benzeyen daracık sokaklarının geçit vermez hale geldiği, otobüslerin, dolmuşların, taksilerin çalışmadığında, gideceğimiz yere yürüyerek gittiğimiz günlerde gelmeni beklediğim yere yine gelmemiştin sen... Hani TRT 2’de bize manzara resmi yapmayı öğreten, kafasını yusyuvarlak hale getiren kıvırcık saçlarıyla, gür sakalı ve bir de kıştan kaçmış sincabı olan ressamın, düz, yatık uçlu fırçasının dokunuşuyla “özgürce ve istediğiniz kadar koyabilirsiniz” diyerek yüzlercesini yaptığı ve daha kalın uçlu bir başka fırça ile beyaza boyadıkları gibi, bu sabah geçtiğim yolların üzerinde sıralanan ağaçlara biraz da sevgiyle bakındım; kayıp zamanlarda yaşayan, yabancılaşmanın ve yalnızlığın ördüğü hayatın içinden bir türlü sıyrılamayan insanları anlatan kitabı elimden bırakarak. Zamanı kaybeden şey, yalnızlığımızdan kaynaklanan yabancılaşma mıydı; yoksa her şeye yabancılaşıyor oluşumuz bizi kendi kabuğuna çekilen bir mahlukata dönüştürdüğünden, akıp giden şey farkına varmadığımız, her tarafı bembeyaz bir kar örtüsüyle kapatan zaman haline mi geliyordu? Sahi, kar biraz da içimize mi yağıyordu? Bedenimizle ruhumuzun eşzamanlı olarak tutunamadığı bir sonbaharın yüreğimizi kundakladığı sırada, en çok ihtiyaç duyduğumuz şey değil miydi, lapa lapa yağan kar? Tam da bütün yabancılaşmaların birbirine karıştığı okuduğum romanda her yeri karla kapatma ihtiyacı hisseden yazarın etkisinde miyim acaba? Karda düşecekmiş gibi yürüyen, hatta kayıp düşenleri gördüğümde, bu sene ilk defa hayata daha sıkı tutunmam gerektiğini fark ettim. Dahası fark etmediğim başka ne kadar çok şey var acaba diye de düşüncelerime bir merak tohumu ektim; sonbaharda ağaç diplerinden toplayıp, apar topar evdeki bir saksıya gömdüğüm, ilk filizlerinde heyecandan yerimde duramadığım çam fidelerinin bir kaç hafta içinde solup gidişini hatırlayarak. “Toprağa bırakılan bazı tohumların üzerine kar düşmeliymiş!” Aynen buğday gibi... Yalnızlığın üzerine binip dolaştığımız ve bizi “diğerlerine” karşı haklı konuma getiren hüzünlü bir ruh hali olmadığını fark ettiğim bir kış yaşadığımızı anlatmak istiyorum sana asıl. Yalnızlığın fotoğrafını keşfeden o kızdan daha önce söz etmedim sana. O güne kadar yalnızlık demek günün hangi saati olursa olsun Beyoğlu’nda yürümek anlamına geliyordu benim için, bilirsin. Sonra... “Antreman olmadığı günler, evinin daracık ve her adımda bir şey kırma riski ile dolu koridorunda top sürüp, duvarlara atış yapıp; çalışma zamanlarında sahanın en iyisi olmasına rağmen takıma giremeyen; maç kadrosuna alınmayan, koçun arkadaşlarını etrafına topladığı bir sırada, tam da o tarafa yöneldiğinde “seninle ilgili değil, gidip giyinebilirsin” dediği anda sekiz yaşındaki bir çocuğun hissettiği dışlanmışlık, iyi olmadığı halde “seçilmişlerin” kayırılmasına şahit olduğu hayatla karşı karşıya gelme duygusuydu, yalnızlık!” Bana bu fotoğrafı çektiğini anlattığında, bugüne kadar başka bir hayat yaşadığımı hissettim. Çok soğuk bir kış günü yağan tipi sonrası berrak bir havada Çamlıca Tepesi’nin, Topkapı Sarayı’nın, Beşiktaş’a doğru kalın bir çizgi gibi uzanan Barbaros Bulvarı’nın, Karaköy Vapuru’nun buğulanmış penceresinin arkasında hayal mayal seçilen Haydarpaşa Mendireği’nin, birer uzak hasret hikayesi anlatan Adaların ve bütün evlerin çatılarının, yolların, kaldırımların, otomobillerin, iğne yapraklı ağaçların iğne yapraklarının, iğne yapraklı olmayan ağaçların yapraksız dallarının, toprağın ve çimenin, bir vesile ile açmış çiçeklerin vesaire vesaire vesairenin... üzeri bir kaç karış kar tutmuşken, “o” parktaki, fotoğrafın sahibi dahil hiç kimsenin sonsuza kadar gerçeği bilemediği, tertemiz bir bankın fotoğrafını da gösterdi bana. İşte o günden sonra daha fazla üşümeye başladım sanki, bütün bunları beni bıraktığından başka bir yere geldiğimi anlatmak için yazıyorum, senin kulağından gitmeyen ıslığın ezgisinin hikayesinden çok daha farklı bir yalnızlıktan söz ediyorum sana... “Mutsuzluktan, umutsuzluktan, çirkinden ve kötüden; yokluktan, yoksulluktan ve fakirlikten; sefaletten haberi olmasın diye sarayının etrafını yüksek duvarlarla örüp, sıkı önlemler alan Buda’nın babası, gerçekleri oğlundan nasıl uzak tutamadıysa, ayrıntıların gizlendiği kalabalığın fotoğrafı da yalnızlığın olmadığını daha uzun süre saklayamazdı. Ve o bir kere keşfedildi mi, dünyayı gören gözler aynı kalamazdı. Hele o gözün arkasındaki bakış bir fotoğrafçıya aitse...” dedi, ilk defa kendi yalnızlığımdan başka bir yalnızlığı keşfetme isteğiyle dolduğum bir anda. Daha önce orada olduğunu hiç kimsenin görmediği bir örümcek ağının, lapa lapa yağan bir kar sonrasında düşen sıcaklığın onu kristalize etmesiyle ortaya çıkardığı bir farkedilmezliğin fotoğrafında gördüm kendimi. Anlıyor musun? “Bu sene kaşık ayvası çok, çetin bir kış geçecek” diyenlerin ne demek istediğinin biraz daha ayrımına varıyorum. Çinli bilge Kuan Tzu’nun sözleri kulağımda çınlıyor şimdi. “Bir kişiye bir balık verirsen onun açlığını giderirsin, ama ona balık tutmayı öğretirsen, hayatta kalmasını sağlarsın.” O zaman şuna dönüşüyor bu söz; bir kişiye yalnızlığın ne olduğunu göstermezsen onun kendi yalnızlığında boğulmasını sağlarsın. Sence de boğulmaktan son anda kurtulmak mümkün değil mi? İstanbul’a kar düşüyor, bak bu satırları yazarken de hiç durmadı. Ne güzel hep susuyorsun. Sanki; “Yalnızlık, dışarıya haykırdığımız sesin içimizde yankılanması ve bir boşluk bulana kadar oradan oraya çarpıp durmasıdır. Yalnız, içini delik deşik edecek bu sesin daha da güçlenmesini engellemek için hep susar.” der gibisin. Bense... “...sabahı biraz geçkin, öğleye hazırlanan zamanın başında, hani eskilerin “kuşluk vakti” dediği, eski İstanbul mahallerinden herhangi birinde, kadınların balkonlara halı çıkarıp dövdüğü, bir başkasının penceresinin camlarını sildiği, diğerinin sokakta oynayan çocuğuna bağırdığı, bakkalın hortumla etrafı suladığı, gözleri görmeyen bir dilencinin sadaka isteyen sağ elinin hiç durmaksızın sallandığı, leblebi helvası ile patlamış mısır satan iki seyyar satıcının el arabalarının rastlaştığı, cızırtılı hoparlöründen yorgun argın “patates-soğan” sesi çıkan Anadol marka kamyonetin, yokuş aşağı kayan bilye tekerlekli çocuk kaydıraklarına yol verdiği, Hüsniye Teyze’nin bir kat altındaki bakkala sepetini sallandırdığı, ve yüksek mantar topuklu terliklerinin üzerinde yamuk adımlar atan Ahter Teyze’nin akrabası muhtara giderken başını kaldırıp annemle selamlaştığı, karşı apartmanda; saçlarını kısacık kestirmiş, göz kapakları sanki hiç kapanmazmış gibi insanın ruhunun derinliklerine işleyen bakışlarıyla etrafı izleyen güzel kızın tam da bana baktığı anda...” “Bakın, leylekler geldi!” diye bağıracağım göçmen kuşlarını bekliyorum. Yoksa onlara “son kuşlar” mı demeli? Son olarak, henüz karın gelmediği günlerin birinde ufukta batan güneşe bakıyorduk. “Gün batımı renginin içinde mutlak bir şey var.” dedim. “Aşk olmasın?” diye cevap vermişti.
Hoyrat Sevdam Benim duvarlarım pembeye çalmaz sevgili! Dudaklarımdan hiç yapay tohumlara bulanmış süslü kelimeler çıkmadı. Yüzüne haykırdıysam bu sevdanın adını; "Varlığımsın, yoluna baş koyduğumsun" dedim. Sana her gelişimde çıkınımda ya sevdanın ateşi oldu, ya bir kavga sebebi... Benim ağıtlarım hiçbir kavalda ses bulmaz sevgili! Ben ağıdımı senin ikliminde yakmışım, senden başkası duymamıştır. Seni bulduğum zemheri dağının doruğunda, henüz açmamış her bir tomurcuğun kulağına kendi adımı okudum. İçimi ısıtan her öpücüğünde, sen diken diken açıverdin çiçeğim. Benim ağıtlarım ellerime batan dikenlerineydi, sesim yalnız senin kulaklarınaydı. Yıkılışımı da senden başkası görmezdi sevgili. Benim senden başka korkum olamaz sevgili! Sen yüzünü ayrılığa döndüğünde, başıma sevdam yıkılır ve yığılırım toprağa. Yaşanmış değildir bendeki ölüm nöbetleri. Cesur, umursamaz bir benlikten çıkar; aciz, korkak, yüreğinde kalmanın pazarlığını yapan bir benliğe dönüşürüm. Ben gözlerine bakınca sen bana ışığımsın derdin hep. Bilemedin sevgili çiçeğim, o ışık senin gözlerinden aksedendi gözlerime. Asıl sen benim ışığımsın be sevgili. Asıl ben korkarmışım karanlığından... Benim sevdam daha doğarken hoyratmış be sevgili! Şimdi sen itiraz yağmurlarında boğuyorsun beni. Ellerim seni tutunca incitiyorsa eğer, kaybetmek istemeyişindendir. Sen sevdam olunca benliğimde olmusşsun. Yakalandığım bütün çöl fırtınalarında senin gözlerini de yakmışım. Düştüğüm her zindanda seni de sürüklemişim kör kuyulara. Sevdam beni her yakışında sen de yanmışsın ey kadersiz sevgili. Bir özür borcum mu var? Bu sevdanın kabalığını bağışla sevgili. Ve sevgili; kalemimden çıkan her şeyin senin için olduğunu biliyorken sevdamız kıvılcımlanırsa, o güzel gözlerin buğulanırsa, senden nefret edemem diyebilirsen içinden, hoyrat da olsa bu sevdanın hatırına beni de bağışla sevgili.. Seni seviyorum yüreğimin devrimi.
Ölümsüz Kırmızı Güller Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da. Rose...Gül... Kocasının sevgili Rose'u... Her yıl Sevgililer Günü'nü, kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmıştı... Tıpkı geçmişte oldugu gibi, küçük bir kartla birlikte.. Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı: "Seni, geçen sene bugünkünden, daha çok seviyorum..." Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü... Önceden ısmarlanmış olmalıydı... Öleceğini nasıl bilebilirdi?.. Zaten her şeyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi, yumurta kapıya gelmeden... Gülleri özenle içeri taşıdı..saplarını kesti, vazoya yerleştirdi.. Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce güller ve fotoğrafı seyretti sessizce.. Bitmek bilmeyen bir yıl geçti.. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl.. Sonra bir sabah kapı çalındı.. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi.. Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi.. Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı... Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı ? "Biliyorum" dedi, çiçekçi.. " Eşinizi geçen yıl kaybettiniz.. Telefon edeceğinizi de biliyordum.. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemişti.. Hep öyle yapardı zaten, hiç sansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı,kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum.. Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart..." Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapattı. Parmakları titreyerek zarfı açtı.. " Merhaba gülüm" diye başlıyordu, kart.. " Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim kim bilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılmayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin dostum, sevgilim benim... Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmani istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak. Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.. Her zaman da seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin... Lütfen.. Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil, biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim.... Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak, gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyyen kavuştuğumuz yere bırakacak.. "SENI SEVIYORUM GÜLÜM..."
İlk Kar Croisette gezi yeri, masmavi kıyı boyunca uzanıyordu. İlerde sağda, Esterel dağı denizin içine kadar uzanıyor ve sivri tepeleri ufkukapatarak manzarayı engelliyordu. Sol yanda ise, çam ormanlarıyla kaplı Sainte-Marguerite ve Saint-Honorat adaları görünüyordu.Beyaz villalar yığını, Cannes'i çepeçevre saran yüksek dağlar ve geniş körfez boyunca güneşin altında uyukluyordu sanki. Dağların tepesinden eteklerine kadar oraya buraya serpiştirilmiş evler, koyu yeşillikler arasında kar taneleri gibi beyaz lekeler halinde ta uzaklardan görülüyordu. Denize en yakın konumda bulunan evlerin demir parlaklıkları, sakin dalgaların sürekli olarak yıkadığı geniş gezi yerine bakıyordu. Hava yumuşak ve güzeldi. Ilık bir kış günüydü. Bahçelerde limon ve portakal ağaçları vardı. Hanımlar ağır adımlarla dolaşıyorlar ve yanlarındaki erkeklerle konuşuyorlar, çocuklar da çember çeviriyordu. Genç bir kadın, kapısı Croisette'e açılan küçük ve sevimli evinden çıktı. Bir ara durdu ve yoldan geçenleri seyretti. Sonra yorgun bir yürüyüşle denizin karşısındaki boş bir bankın önüne geldi. Yirmi adımlık yolu yürümekten bitkin, soluk soluğa banka oturdu. Solgun çehresi, ölü yüzünü andırıyordu. Öksürmeye başladı ve kendisini bitirip tüketen bu sarsıntıları durdurmak istercesine eliyle ağzını kapattı. Güneş ışınları ve uçuşan kırlangıçlarla dolu gökyüzüne, uzaktaki Esterel dağının yüksek tepelerine ve hemen yakınındakı sakin ve masmavi denize baktı. Gülümsedi ve "Ne kadar mutluyum!" diye mırıldandı kendi kendine. Gerçi yakında öleceğini, ilkbaharı bir daha hiç göremeyeceğini, önünden geçip giden bu insanların bir yıl sonra biraz daha büyümüş çocuklarıyla birlikte, yürekleri mutluluk ve umut dolu olarak yine burada gezineceklerini, temiz ve serin havayı ciğerlerine dolduracaklarını biliyordu. Oysa bir yıl sonra kendi cansız bedeni, meşeden yapılmış bir tabutta çürümüş olacak ve kendine kefen olarak seçtiği ipek elbisenin içinde içinde yalnızca kemikleri kalacaktı. Burada olmayacaktı. Oysa hayat başka insanlar için devam edecekti. Kendisi için artık her sey sonsuza dek bitmis olacakti. Artik bu dünyada olmayacakti. Gülümsedi ve hasta ciğerlerinin bütün gücüyle, bahçelerden gelen güzel kokulu, temiz havayı içine çekti. Ve düşünmeye başladı. Her şeyi hatırlıyordu. Dört yıl önce, kendisini Normandiyalı bir soyluyla evlendirmişlerdi. Evlendiği adam, güçlü, sakallı, geniş omuzlu, dar kafalı ve neşeli mizaçlı biriydi. Parasal birtakım nedenlerle evlendirmişlerdi onu. Kendisine kalsa, bu evliliğe "Hayır" derdi. Ama anne ve babasını kızdırmamak için, evlenirken hafif bir baş hareketiyle "Evet" demişti. Paris'te büyümüş, yaşamaktan mutluluk duyan, neşeli bir insandı. Kocası, evlendikten sonra onu Normandiya'daki şatosuna götürdü. Şato, yaşlı ağaçlarla çevrili, çok geniş, taştan bir yapıydı. Karşısında büyük bir çam ormanı vardı. Sağ tarafta, çamların arasındaki açıklıktan, uzaktaki çiftliklere kadar uzanan çıplak ova görünüyordu. Satonun önünden geçen kestirme bir yol, üç kilometre ötedeki anayola bağlanıyordu. Her şeyi, buraya gelişini, yeni evinde geçirdiği ilk günü ve şatoda her şeyden uzak tecrit edilmiş hayatını hatırlıyordu. Şatonun önünde arabadan indiğinde, eski binaya bakmış ve gülerek, "Pek neşeli bir havası yok!" demişti. Kocası gülmeye başlamış ve "Kulak asma, alışırsın! Ben burada hiç sıkılmam" diye cevap vermişti. O gün, zamanlarını öpüşüp koklaşmakla geçirmişler ve gün hiç de uzun gelmemişti kendisine. Ertesi gün yeniden başlamışlar ve bütün hafta böyle öpüşüp koklaşmakla geçmişti. Sonra şatoya çeki-düzen vermeye başladı. Bu iş, bir ay sürdü. Günler anlamsız fakat zaman alan birtakım uğraşlarla birbiri ardına geçip gidiyordu. Küçük şeylerin hayatta ne denli değerli ve önemli olduğunu öğrenmeye başlamıştı. Mevsime göre yumurta fiyatlarının birkaç santim daha ucuz veya pahalı olmasıyla ilgilenebileceğini öğrenmişti artık. Yaz gelmişti. Tarlalara gidiyor ve ekinlerin biçilmesini seyrediyordu. Güneşin iç açıcılığı yüreğini sevinçle dolduruyordu. Sonbahar geldi. Kocası, ava çıkmaya başlamıştı. Médor ve Mirza adlı iki köpeğiyle sabah erkenden çıkıp gidiyordu. O zaman yalnız başına kalıyor, fakat Henry'nin yokluğu onu üzmüyordu. Kocasını seviyor fakat onu özlemiyordu. Kocası eve döndüğünde ondan daha çok köpeklerle meşgul oluyordu. Her akşam bir ana şefkatiyle köpeklerin bakımını yapıyor, onları okşuyor ve aklına gelen bir sürü sevimli adlarla onları çağırıyor ve bu adlardan herhangi biriyle kocasına seslenmek aklının köşesinden bile geçmiyordu. Kocası ise, hiç sektirmeden avın nasıl geçtiğini anlatıyordu. Kekliklere nerede rastladığını söylüyor, oralarda nasıl olup da tavşan bulunmamasından duyduğu hayreti dile getiriyor ve avladığı hayvanlara arkadaşlarının nasıl sahip çıktığını anlatıyordu. O ise, aklı başka şeylerde, kocasının söylediklerini dinliyor ve arada sırada kaçamak yanıtlar veriyordu. Nihayet, o soğuk ve yağmurlu Normandiya kışı gelip çattı. Bitmez tükenmez sağanak yağmur, şatonun göğe bir bıçak gibi yükselen köşeli damını dövüyordu. Yollar adeta çamurdan bir nehre, kırlar da çamurdan bir ovaya dönüşmüştü; yağmurun gürültüsünden başka hiçbir ses duyulmuyor ve bir bulut halinde tarlalara inip tekrar havalanan kargaların döne döne uçusundan başka bir hareket görülmüyordu. Öğleden sonra saat 04.00'e dogru, bu siyah kuş ordusu gelip şatonun sol yanındaki kayın ağaçlarının dallarına tünüyor ve kulakları sağır edici seslerle ötüyordu. Yaklaşık bir saat boyunca bir ağacın tepesinden diğerine uçuşuyor, birbirleriyle kavga eder gibi görünüyor, gakliyorlar ve külrengine çalan dallara kapkara bir hareket veriyorlardı. Kuş uçmaz kervan geçmez topraklar üzerine çöken karanlığın verdiği bir hüzünle, yüreği darala darala her akşam kargaları seyrediyordu. Sonra lambanın getirilmesi için çanı çalıyor ve ateşin yanına yaklaşıyordu. Ateşe bir yığın odun atmasına rağmen, her tarafı nemle kapli büyük odaları bir türlü ısıtamıyordu. Gün boyu salonda, odasında, yemek odasında, her yerde üşüyordu. Soğuk, iliklerine kadar işliyordu. Kocası ise, bütün gün avlandığı ya da toprak işlerine baktığı için yalnızca akşam yemeğine eve dönüyordu. Neşeli bir şekilde, her tarafı çamur içinde geliyor ve "Ne berbat hava!" diye söyleniyor; bazen de "Söyle bir ateşin olması ne güzel!" gevezelik ediyordu. Pek nadir olarak da, "Bugün ne yaptın, iyi misin?" diye karısının hatırını soruyordu. Kendi sağlığı yerinde, mutlu ve isteksizdi; bu basit, sağlıklı ve sakin hayattan baska bir seyi düşlemiyordu. Aralık ayına dogru kar yağmaya başlayınca, sanki yüzyıllardan beri soguyan eski satonun buz gibi havasından öylesine acı çekmeye başlamıştı ki, bir akşam kocasına: - Kuzum, dedi, buraya bir kalorifer tesisatı döşetsen iyi olur. Duvarların nemini alır. İnan bana, sabahtan akşama kadar üşümem bir türlü geçmek bilmiyor. Henry, ilk önce, şatoya kalorifer tesisati kurdurmak gibi ipe sapa gelmez bu fikir karşısında şaşırıp kaldı. Köpeklerini öldürüp altın sofra takımları içinde masaya getirseler, bu ona daha doğal gelirdi. Bütün gücüyle katıla katıla gülmeye başladı. Kahkahalarının arasında da, "Buraya kalorifer mi? Ha, ha, ha ne komik!" diye tekrarlayıp duruyordu. O ise, ısrar ediyordu: - İnan ki insan burada donuyor. Sen bunu fark edemezsin, çünkü devamlı hareket halindesin, ama ben donuyorum. Kocası, alay ederek cevap verdi: - Boş ver! Alışırsın. Hem soğuk, sağlık için çok yararlıdır. Eskisinden daha sağlıklı olursun. Biz Parisli değiliz ki, kaloriferli yerlerde yaşayalım! Üstelik çok yakında bahar gelecek. Ocak ayına doğru büyük bir felaketle karşılaştı. Anne ve babası, bir araba kazasında ölmüştü. Cenaze töreni için Paris'e gitti. Kazadan sonra altı ay kadar kafasını hep bu acı meşgul etti. İlkbaharın o tatlı günleri geçtikten sonra, sonbahara kadar büyük bir bitkinlik içinde yaşadı. Soğuklar bastırınca, ilk kez olarak, karanlık geleceğini düşünmeye başladı. Ne yapacaktı? Hiç! Bundan sonra ne olacaktı? Hiç! Ne tür bir bekleyiş, hangi umut yüreğini yeniden canlandıracaktı? Hiçbir şey! Muayene olduğu bir doktor, hiçbir zaman çocuk sahibi olamayacağını söylemişti ona. Geçen yıldan daha sert ve etkili olan soğuklar, ona sürekli acı veriyordu. Buz kesen ellerini neredeyse ateşin içine sokuyor, alev alev yanan ateş yüzünü kavuruyordu; ama buz gibi hava sırtından içeri girerek kayarak bedeniyle giysileri arasına işliyordu. Soğuktan tepeden tırnaga titriyordu. Odalarda devamlı soğuk hava akımı dolaşıyor, her an soğuk havayla karşılaşıyor, kimi zaman yüzünde, kimi zaman ellerinde, bazen de sırtında buz gibi esip duruyordu. Soğuk hava, bir düşman gibi, haince kinini kusuyordu! Yeniden kaloriferden söz etti, ama kocasi onu, gerçekleşmesi mümkün olmayacak seyler istiyormuş gibi dinliyordu. Henry'ye göre, bir ısıtma cihazının kurulmasi, madenleri altına çeviren taşın keşfedilmesi kadar imkânsız bir şeydi. Henry, bir iş için gittiği Rouen'dan dönerken karısına, "portatif kalorifer" olarak adlandırdığı küçük bir ayak tandırı getirdi. Bunun, karısının üşümesini kesmeye yeterli olacağını düşünüyordu. Aralık ayının sonlarına doğru, hep bu koşullar altında yaşayamayacağını düşünerek, bir akşam yemekte çekine çekine kocasına sordu: - Kuzum, bahar gelmeden önce Paris'e gidip bir iki hafta kalamaz mıyız?Kocası şaşırmıştı. - Paris'e mi? Peki, ne yapacağız Paris'te? Yoo, olmaz! Burada, evimizde çok rahatız. Zaman zaman ne acayip fikirler geliyor aklına! diye söylendi. Korka korka yeniden konuşmaya başladı: - Biraz eğlenir, dinlenirdik. Kocası hiçbir şey anlamıyordu: - Seni eğlendirmek için ne lâzım? Tiyatrolar, piyesler, şehirde yemekler mi? Buraya gelirken, bu tür eğlencelere bel bağlamaman gerektiğini biliyordun! Bu sözlerde ve bunların söyleniş tarzında bir ayıplama hissetti ve sustu. Çekingen, uysal ve isteksizdi; isyan etmiyordu. Ocak ayında, soğuklar bütün şiddetiyle bastırdı ve toprak tamamen karlar altında kaldı. Bir akşamüstü, havada oraya buraya uçuşan ve ağaçlara konup kalkan kargaları seyrederken birden ağlamaya başladı. O sırada kocası içeri girdi. Şaşırmıştı. "Neyin var?" diye sordu. Henry, çok mutluydu. Bir başka hayat tarzını asla düşünmüyor ve başka zevklerin hayalini kurmuyordu. O, bu hüzün veren yerde doğmuş ve büyümüştü. Burada kendisini iyi hissediyor, manen ve maddeten rahat ediyordu. İnsanların değişiklik isteyebileceğini, farklı zevklere susayabileceğini, bazı insanların dört mevsim boyunca aynı yerde oturmak istemeyeceklerini asla anlayamıyordu. İlkbaharın, yazın, sonbaharın ve kışın birçok insan için yeni yerlerde yeni zevkler ifade ettiğini bilmezlikten geliyordu. Kocasına hiçbir yanıt veremiyordu. Gözlerini sildi ve kekeleyerek konuşmaya başladı. - Bi... bi... biraz üzüntülüyüm de... Biraz canım sıkılıyor... Bunları söylediği için birden bir korku yayıldı içine; hemen ekleyiverdi: - Sonra, biraz da üşüdüm de... Henry, bu sözler üzerine öfkeye kapıldı: - Ha! Tamam... Gene şu kalorifer fikri değil mi? Ama bak, buraya geldiginden beri bir kez bile nezle olmadın daha! Gece oldu. Odalarını ayırmışlardı. Kendi odasına çıkıp yattı. Yatakta bile üşüyordu. "Bu, ölüme kadar böyle sürecek" diye geçirdi içinden. Kocasını düşünmeye başladı. Nasıl olur da Henry, "Ama bak, buraya geldiğinden beri bir kez bile nezle olmadın daha" diye çıkışabilirdi? Demek ki, acı çektiğini kocasının anlaması için öksürmesi, hasta olması gerekiyordu! Zayıf ve çekingen olmanın arttırdığı bir kızgınlık kapladı içini. Demek öksürmesi gerekiyordu. Hiç şüphe yok ki o zaman, kocası kendisine acıyacaktı. O öksürecek ve kocası onun öksürüklerini duyacaktı. Doktoru çağırmak gerekecekti. Gösterecekti kocasına! Yataktan kalktı ve aklına gelen çocukça bir fikirle aydınlandı yüzü. "Kalorifer istiyorum, dedi kendi kendine, ve buna sahip olacağım. Öyle öksüreceğim ki, sonunda Henry şatoya bir kalorifer tesisatı kurdurmaya mecbur kalacak". Bunları düşündükten sonra, yarı çıplak, bir sandalyeye oturdu. Bir saat, iki saat öylece bekledi. Soğuktan titriyordu ama daha nezle olmamıştı. Bunun üzerine, başka yollara başvurmaya karar verdi. Gürültü etmeden odasından çıktı, merdivenlerden indi ve kapıyı açtı. Karla kaplı toprak, ölü gibi uzanıyordu. Ayağını birden ileri uzattı ve buz gibi karın içine soktu. Bir yara gibi acı veren soğuk bir duygu kapladı yüreğini. Bununla birlikte, öteki ayağını da uzattı ve yavaş yavaş basamakları inmeye başladı. Karla kaplı çimenlerde ilerledi. "Çamlara kadar gidecegim" diye geçirdi kafasından. Soluk soluğa, küçük adımlarla yürüyordu. Çıplak ayağını kara her basışında nefesi kesiliyordu. Tasarladığını sonuna kadar gerçekleştirdiğinden iyice emin olmak istercesine eliyle ilk çam ağacına dokundu ve geri döndü. Birkaç kez yere düşeceğini sandı. Nasıl da uyuşmuş ve gücü azalmış hissediyordu kendisini! Içeri girmeden önce, donmuş karların üzerine oturdu; hatta yerden biraz kar alıp göğsüne bile sürdü. Odasına çıkıp yattı. Bir saat kadar sonra boğazında bir karıncalanma hissetti. Elleri ve ayakları da uyuşmaya baslamıştı. Biraz sonra uyudu. Ertesi sabah öksürüyordu. Yatağından kalkamadı. Ciğerlerine kan toplanmıştı; sayıklıyordu. Sayıklarken devamlı kaloriferden söz ediyordu. Doktor, şatoya kalorifer tesisatının kurulması gerektiğini söyledi. Henry, öfkeli bir bıkkınlıkla bu isteğe boyun eğdi. Bir türlü iyileşemiyordu. Soğuktan adamakıllı etkilenen ciğerleri, hayatı için tehlikeli olmaya başlamıştı. Doktor, "Burada kalırsa, soğukları çıkartamaz" dedi. Bunun üzerine, onu güney Fransa'ya gönderdiler. O da, Cannes'a geldi. Güneşi burada tanıdı; denizi burada sevdi ve çiçek açan portakal ağaçlarının kokusunu bol bol ciğerlerine çekti. İlkbahar geldiğinde yeniden kuzeye döndü. Fakat bu kez, iyileşmenin ürküntüsüyle yaşıyor ve Normandiya'nin o uzun geçen kışlarının korkusu dolduruyordu içini. Biraz iyileşir iyileşmez, Akdeniz'in o tatlı kıyılarını düşünerek, geceleri odasının penceresini açıyordu. Şimdi de hastalıktan ölecekti; bunu biliyordu. Fakat mutluydu. Gazeteyi açtı ve "Paris'e ilk kar yağdı" başlığını okuyunca, içi titredi ve sonra da gülümsedi. Uzakta, batan güneşin ışıkları altında pembe renge bürünen Esterel dagini seyretti; mavi gökyüzüne, uçsuz bucaksiz uzanan mavi, masmavi denize bakti ve yerinden kalkti. Sonra yavaş adımlarla yürüyerek geri dönmeye başladı. Yalnızca öksürmek için duruyordu. Dışarıda çok kalmıştı; biraz da üşümüştü. Döndüğünde, kocasından gelen mektubu gördü; gülümseyerek açtı ve okudu: "Sevgili Karıcığım, Sağlığının iyiye gittiğini ve güzel evimizden uzakta kalmaktan dolayı üzgün olmadığını umarım. Birkaç günden beri, yakında kar yağacağını haber veren don hüküm sürüyor buralarda. Ben böyle havayı çok severim. Senin o lanet olası kaloriferini yakmaktan nasıl uzak durduğumu da tahmin ediyorsundur herhalde..." Mektubu okumayı kesti. Bir kaloriferi olmasından nasıl da mutluluk duyuyordu! Mektubu tutan sag eli yavaşça dizlerinin üzerine düşerken, göğsünü yırtan inatçı öksürüğünü dindirmek için sol elini ağzına götürüyordu.