Bir Güzelin Elinden Seni gezdim sendim seni yazdım Bir güzelin sine halısında Canlanan umutsuz bir göçün Çözgülerini atkı boylarını gezerken Düğümler sevdalı örgüler ağlamaklı Gezi yolunda anılar sıcak çimenler ıslak Taşlar fare dişli toprak gücenen gözlü Defterim yassı yuvarlak kareli Kare kare notlarım buluşmaları Sendim Seni gezdim seni yazdım seni ördüm Sürgün sine halısına bir güzelin elinden. Yıldız Dalı Yasaklı Gönül
-------------------------------------------------------------------------------- Bir Kahve Davettir Bir Şeylere Bu Vakitlerde Haber gönderdim sizlere içimden gelen bir sesle. Dedim ki Seyhan kıyısında, baraj gölüne bakan Bir yazlığa gidin bu hafta deniz karası Cengiz’le, Cevheri alın terinden ibaret Mustafa’ya. Sizler ki iki arkdaşsınız, öyle görünüyor bana. Bugün kahveler benden, yudumlanırken kahveler, Kırkını aşan yaşların tecrübesiyle bakışlarınız Dağlarda olsun, her ne kadar kar mevsimi değilse, Karsız da muhteşemdir Çukurova’da dağlar. Ve Çukurova’nın sevecenliği gibi sıcaktır Yürekleri insanların, sofraları ve hürmetleri de, Ünlüdür, işi, ekmeği aslan gibi tutanı severler. Ve dedim ki dilinize sıvanırken ilk yudumunda kahve Bir gözünüz dağlara gitsin, her ne kadar kar mevsimi Henüz başlamamışsa da yine dağlardan iner Seyhan, Dipten içe bulanır, burgulanır baraj gölünde Binlerce dalgalı sudan sarmal hortumlar gibi. Nasıl anlatabilirim uzaklardan birkaç sözle, Kahve sakinliğiyle baraj setinde duranlara, Aynı saatlerde parçalanmış hatta parçaları bile Parçalanmış ve yaşına akrep iğnesi gibi Saplanan ve gün boyu çalışmaktan canı çıkanların, Bir ek işte koşuşturmalarını, elden, hafif bir şeyler Satmak için köşe bucak dolaşmalarını? Tam bu vakitlerde pamuk fideleri taraklanır Komşu apartmanın balkonuna sarkan perdelerinde. Ve sigaramın dumanıdır, bre, kahvenin dostudur, Koza gibi gül bağlatır balkondaki saksılı güzellere Dışarıdan içerilere çekilirken saatler bu vakitlerde. Tartıya Kalan Düşler Abdullah Karabağ
Bir Kara Kalemdir Kâğıdın Üzerindeki Nihayetinde: Bir karbon bulgusudur dizimdeki, Bir kalemdir kâğıdın üzerindeki, istersem yazar mı Konuşulmamaktan anlamlarını yitiren kelimeleri Senin peşinde koşarken, seninle delice düşlenirken Kaysıların yaprak dökümüne yatıya uzandıkları Eylül akşamlarında; her seferinde ben, böyle sarı Suskunluklarla kahrolurken kopacak gibi bir başla Yığılırım banklara ışkınına kaç kere fal açtığımız, Ayaklandırılmış kalemli asma bağlarının arkasında. Nihayetinde: Bir ağaç harikasıdır kalemin altındaki, Ne dilesem okutur mu harflere sevmekten yorulmuş Hazana dalıp uğruna gazel gibi harcadığım ömrümü. Ne geldiyse başıma eylül akşamlarında geldi demeye, Deyip bağırmayı kaç kere düşündüm, biliyor musun Ama bir keresini bile başaramadım bu, beni çıldırtan Eylül akşamlarında, hışır hışır hışırdayan yaprakların Arasına kendimi bırakırken anılarla eğilmiş bir başla. Nihayetinde: Bir kalem, bir kâğıt mıdır bahsettiklerim, İkisinin koruduğu yazılmaya değer bir şey daha var; Severek yaratanların bize bıraktıkları büyük aşklarıdır Onu emanet ettin bana, onunla övünüyorum, sevgilim, Bu eylül akşamlarında hiçbir gazele benzemeyecek o! Tartıya Kalan Düşler Abdullah Karabağ
Bir Köz Elenir Kanarım Yapıdan uzak harcında yaslı Karılırım kurumundan incinerek Ocaktan uzak dumanda saklı Tüterim tozunu esinleyerek İsten uzak siste asılı Durulurum erinmeyi yadsıyarak Hedeften uzak maksatta katlı Şaşarım uğrakları düzleyerek Divandan uzak tacında kasıtlı Kaçınırım şanına dinelerek Nazdan uzak hazda tatlı Uğunurum her ikisinden sakınarak Tozuyla nazında karıldım Sözüyle hazzında duruldum İçinden niçin’e niçinden içime Bir köz elenir kanarım. Yıldız Dalı Yasaklı Gönül Abdullah Karabağ __________________
Bir Madenci Vardı Bir madenci vardı bir de maden ocağı Ocağın başında bir kitap ağacı Evi barkı bu ağaçtı kitapları madendi Ocağa çalışmaya indiğinde madenci Eğilirdi ağaç sarkıtırdı sicim dallarını Sallardı ocağın tünel karanlığına Yapraklı sicim dalları maden filizleriydi İşçisi işe koyulmadan önce Bir de bildiri bırakırdı önüne her işgününde İşine demir gibiydi işçi madenci Önce bildirisini okur ezberler Sonra başlardı kazımaya Kazılan damarları ayıklamaya Sayfayla bilek birleşmişti madenci şanslıydı Artık çok maden çıkaran bir işçiydi Kazanç sarhoşuydu rastgele ocağa giriyor Maden filizleriyle birlikte Ağacın damarcıklarını da söküyordu Kendisine bırakılan bildirileri de okumuyordu Ve böylece gölgesinde soluklandığı Madeniyle geçimini sağladığı Bildirileriyle biliçlendiği Kitap ağacını unutur olmuştu O unutuldukça Kahvaltasındaki kara gözlü zeytin Çayın kirazî demi şekeri azaldı Üç öğünlük derya kuzusu somunu da Giderek kitap ağacı güçsüzleşti Sarkıtamaz oldu madenî dallarını ocağa Madenci çok çalıştı kan-ter içinde Çok söktü kat kat taşı boşuna Sanki yeraltı perileri aşırmışlardı madeni ara ki bulasın Ağacın can damarına rastladı Maden sandı kesti onu birkaç darbeyle Kitap ağacı çatırdadı devrildi ocağa Ocak çöktü madencinin üzerine Toprak oldu maden oldu iki bağlaşık beden Toprağa karıştılar her şeyleriyle Ve körelen ocağın ağzından Bir tohumcuk filizlendi Ulu bir ağaç oldu yıllar sonra Madencinin ağacı dediler ona Dalları kalem yaprakları kitaptı Gövdesi sehpa gölgesi mandendi ağacın. Yıldız Dalı Yasaklı Gönül Abdullah Karabağ
Bir Nefes Ver Bana bir nefes ver Kilimanjaro sevgilim çançiçeği Trafalgar Meydanı’nda kahvaltı yapmadan yola çıkmış beli kırılmış işsizlikten Bana bir nefes ver Aconcagua sevgilim latinçiçeği Golden Gate Parkı’nda panşonun altında dağların ruhuna seslenir yarın İngilizce sınavına alınacak Bana bir nefes verin Altaylar sevgilim ortancaçiçeği Tokyo-Ginza gecelerinde kâğıtsız beş meteliksiz eğlenmeden beklerli gezinir Bana bir nefes ver nefesinden Ağrı Dağı sevgilim mineçiçeği yirmi birinci yüzyılın eşiğinde paçavralar içinde Kızıl Meydan’da dilenir. Yıldız Dalı Yasaklı Gönül Abdullah Karabağ
Bir Yürek Çeşnisidir Yaşamak Yapısı olmayan ne var ki, ama en güzeli Meyvesi sözcük, dili akıl olan ağacındır. Havada bir şey yok, hava basık, hava asık Ben ararım, o döner, ben yanarım, o arar. Bir ağaç, kolları havada sanki yağmur Duasında. Yapısı olmayan ne var ki, ama en güzeli Meyvesi sözcük, dili akıl olan ağacındır. Birlikte baş koyduk, birlikte başladık Destan gibi insanlık serüvenimize. Gündüzleri, çözdük güneş’in uçan yelesiyle Ya geceleri, daimî bir yıldız var tepemizde, Havaîmavi havadan Altın rengi teller, sırma saçtan da olabilir. Tepemizdeki yıldızdan sarkıtılmış tellerin Uçlarında, kapakları yaldızlı kutsal kitaplar: Beş büyük kitap, dördünü anladık, biri kime? Güneş mi okur, gökler mi dinler, sözü bana mı; Ağaç evrense, evren mi okur, yazısı bana mı? Herkese, her şeyden daha nice kitaplar... Hava aç, ağaç meyve yüklü, evren mahzen gibi Dallar esner, sayfalı sürgünler dalgalanır. Sessizliğin dudakları mı kıpırdar, kitapların mı, Altındayım bu acayip ağacın, kulaklarımda sesler Ve önündeyim açık kitapların, bakan gözlerin. Ne zamandan beri mi bu haldeyim, Ey okuyan başlar; Ne bileyim ben, oturmuşum zaman tahtına Tek parçadan ibaret ak bir giysiye bürünmüşüm! Başım, ellerim, ayaklarım ve bir omzum çıplak Ben dönerim, ağaç yanar; ben yanarım, ağaç donar. Ellerim havada, yaldızlı yıldızdan el istercesine, Yakarışımın sebebi karşımda, çatısız ve ahşap Bir yapı: dört ayrık duvar. Her duvarında üçer pencere var, dönme dolap gibi Yapının mimarî kaidesi. Ben bakarım, yapı döner; ben okur, yapı yanar. Pencerelerde dönen yürek gözlü dünyalar var. Ben yanarım, yapı yanar, yürek ateşten kanar: Dünya döner! Söylencesi olmayan, ne var ki, ama en kalıcısı Meyvesi uygar, zekâsı yazılı bellek, olanındır. Gördüm! Gördüm! Ben kana kana yanarken! Köşelerinde, ayrık duvarlar arasında birer yılan, Bazan kıvrılır yere, bazan boylanırlar duvar Boyunca dört haydari yakalı yılan. Bazan da gürleşip dikenleşirler duvardan duvara. Denilir ki duvarların birleşmesine mâni olurlar. Hal bu üzre; bir yürek çeşitlemesidir yaşamak. Hal bu üzre hal; bir yürek çeşnisidir yaşamak. Hal bu üzre haldır ki pencerelerden Okunacak yankısı. 1. Ben yanarım, yapıdaki yürekler yanar, döner. Birinci duvarın birinci penceresindeki Yaratan gözlü yürek döner, kanar: İnanmak! İnanmak ve inandığına bağlanmak, Be, hey bende kendi benliklerini bulanlar! Bendim siz yokken patlayarak yaratılan, Milyonlarca yıl kabuğunda cayır cayır yanan, Eriyen ve savrulan, yuvarlanıp katılaşan, Evrenin sonsuzluğunda ıssızlığını dolduran Göksel adaları, takımyıldızları ve tüm yıldızları, Özle, tözle, gazla ve ışık elmasıyla düzenleyen Ve hepsini ışık yılıyla ve kendi yerçekimleriyle Konumlandıran; Be, hey yanan, senden önce yanarken yaratan Bendim! Daha ne Nuh vardı, ne işbilir gemi ustaları, Kor tanecikli, uçan gemimle gezdim Yıldızları ve yıldız kentlerini, başkentlerini. Geze geze vardım Samanyolu’na ve kondum, Gazsal diskine attım kancaları, demirlendim. Güneş’i de âşık etmişim güzel yüzüne, aşkıma Bir sistem gerek dedim, dizdim gezegenleri. Yalnızlık, Tanrı’ya mahsus, Ay gibi bir dostun Var! Ben dönerken o döner, içimdeki güneşe yanarım. İnanmak! İnanmak ve tapmak, varolmak içindir! Ben mi yarattım, evren miydi tapınan ya da kim, Garip bir soru; hareketin arzulu hırsından mı Doğduk? Bu bilmecede; beni, ben eden bizzat bendim. Güneş yakar, ben dönerim, Ay tutar hesabımızı. Ne varsa dönmekte var, dedi hareketimizdeki ses. Döndüm! Döndüm! Döndüm! Ben yana yana Pişerken! Soğudum: taş oldum, hava oldum, bulut oldum. Çözüldüm: toprak oldum, süzüldüm su oldum. Denizdeki dost yunus’tan önceki yabanıl yunus Havadaki güvercinden önceki albenili güvercin Eden bahçesindeki Âdem’den önceki nü adam Eden bahçesindeki Havva’dan önceki nü kadın, Bendim! Bendim! Bendim! Bendeki edenlik Yana yana yaratılırken! Hal bu üzre; bir yürek çeşnisidir yaratılmak. Hal bu üzre hal; bir yürek yanmasıdır yaşamak. Hal bu üzre haldır ki devamı var, yaşanacak! 2. Ben, üreten gözlü yürek, Güneş’ten ateşi yakan Damardaki kan gibi akan, çırılçıplak, yalın ayak, Birinci duvarın ikinci penceresinden sesleniyorum: Yediveren gözlü yüreğim, yüreğiniz gibi size yakın. Yokolmamak için yaşam mücadelesinde bilenmek Yani açlıktan, yokluktan ve barınaksızlıktan... Kırılmamak Yani yaşamak için üretmek, emekle, güne erişmek. İşte bunun içindir ki kavgalıyım doğayla, kavgam, Yaşamak içindir. Cesurdum evrimin basamaklarını bir bir çıkarken. Koşadönerim, boşa dönerim, her adımda yanarım. Ah, şu ormanlar, dağdan çetin dikenli ağaçlar! Doymak ya da lokmasızlıktan ulu orta gebermek. Aç mideye lokma, başıma bir sığınak için Didinmek...didinmek. Didinmek: aramaktır! Ey üreten gözlüm, devşiren yürek, saf yüreklim, Aradığını bulmak ve avladığını paylaşmak Sevilmektir, sevgiyi yeniden üretebilmektir! Boş durmak açlıktır, açlık öldürür, uyandırmalı, Buyruğunu, beyin değil, aç güdüler buyurur. Dolaşmalı, gezmeli, toplamalı hazır yiyecekleri Çıkarsa şansımıza bir av, onu da çevirmeli. A, şunlara bakın, onlar da çıplak, sürü halindeler! Kimi dik duruyor iki ayak üzerinde, Kimi dört ayaklı. Kimisi de bize benziyor, namahremleri kapalı; Ar damarlarımız mı kabarmış, korunmaktır Maksadımız. Üretmek birleşmektir, çoğalmalı soyumuz Acaba, hangimizden doğacak güzel insanımız? Yaşamak, değişimin yolunda ilerlemektir. Bir dal mı kırsam, bir taş mı taşısam, Donanımsızlık, kuşa kurda yem olmaktır. Kazanmak için taştan alet mi yapsam, Becerikli insanmış, diyecekler öykümü Nice sonra yazanlar. Hoşuma giderdi bu sözler, üreten gözlü yüreğim. Ben ne idim, bende bir ben yanar: İnsan olmak İçin! İlk otu ayıklarken, olgun meyveleri tadarken Sopayla, taşla av peşinde düşüp koşarken İlk kapalı barınağa girip, tabanına ot sererken... Karınca kararınca biraz daha yaklaşıyordum Siz’e. Ben, ne idim, bendim: üretilen ve yeniden Büyüyen yürek. Alev gibi titriyorum buzulun havasından, Yüreğim, pencerenizdeki üreten gözlü yürektir Yanıyorum ölüm-dirim köprüsünde. Ah, bir düşünebilsem! Bir mağara mı bulsam, bir oyuk mu açsam; Düşünmek, kazanılanı korumak Ve geliştirmek içindir. Bendim, benden bir ben doğar, benden ileri: İnsan olmak için! Taştan baltayı, el baltasını, huşağacından eşyayı Yaban elde dev mamudu, bizonu ve rengeyiğini Korunaklarda domuzu, suda ve denizde balığı Ve daha nicelerini avlayan, derilerinden giyecek Dişlerinden ve kemiklerinden takılar yapan; Kıldan fırçayı, topraktan ve ottan boyayı bulan Ve tohumdan ekini, üründen taneyi ve ekmeği Ve kilden testiyi, bezeli çanak çömleği Ve bakırdan, tunçtan ve demirden işlemeli Bilcümlesini; Ve kazıklara binili havadar sahil evlerini, Kayadan oyma mezarları ve daha neleri Sizler için yaparken yanan üreten gözlü yürek, Bendim! Yanarım! Yanarım! Yürekten yanar dövülürüm! Elim, uzunsun, uzan sarışın insanların yurduna, Neander Vadisi’nde, taş yongadan çakmaktaşım Çıkar, koyuver üzerine kavını, çakıver demirini, Tutuştur sigaranı, ateşim yoluna meşaledir. Unutma, uğra Vogelhard Mağarası’na da, Çizimlerim duvarda: resimlerimi gör de gel! Vay, bendim...bendim ressamların: ol piri! Lokma derdi, o kadar ruhumuza kazınmıştı ki Yaşamak bir masal gibi, resimdeki gibi değil. Ah, ben ne idim, elimin sanatkâr efendisi! Geçersen sarışın insanların yurdundan batıya, Yorulursan, dinlen Dordogne Mağaraları’nda. Aldırma, yürürsen açılır tutulan ayakların, Yolun devamı sıra sıra dağlardır: Pireneler. Vay, elim, Altamira Mağarası’nda resimlerim, Santander’in kızı Maria’nın çocuk gözleriyle Bak onlara! Bir de kendi gözlerinle, bir de benim gözlerimle, Sen bakarken, sen okurken ben, yeni resmimde Yanarım! Elim uzunsun: çok elli, telli direkli koca yüreksin, Durma uzan, kaşım gibi kara insanların kıtasına Sanlar Mağarası’nda boyam, fırçam, resimlerim. Tellisin elim, çok tellisin, gönlümün resmisin, Memleket havasındasın: Salın Katran Dağı-Karain Mağarası’na! Salın Palan Vadisi-Keçiler Mağarası’na! Var, salın Yedisalkım-Kızlar Mağarası’na! Elim, varsa dizinde derman, git başka ellere de! Üreten gözlü yüreğim, dört odalı kubbedir sana, Çiz, kazı, boya duvarlarına bütün gördüklerini! Hal bu üzre; bir yürek resmidir çalışmak. Hal bu üzre hal; bir yürek çeşnisidir yaşamak. Hal bu üzre haldır ki bir yürek ateşidir egemenlik Ve kendi penceresinden görülecek alfabesi. 3. Tufan’dan önce, Tufan’dan sonra da bendim Egemen gözlü yürek. Islıklanıyorsam rüzgârla, taşlanıyorsam doluyla, Doluyorsam yağmurla, Kar örtüyorsa yollarımı, yüküm ağırdır, ondan. Tarihsel bir zorunluluk, nedeni, bendeki Benlik bilinmezliğinde gizli; Egemen gözlü yüreğim, benden başlar Egemenlik. Güçlü olmakta hak, ortaklıktır: biz, siz, onlar... Biriz ve biziz, kardeşçe yaşamalıyız. Bu düzenin anahtarı bizde, kilidi sizdedir, Haksız mıyım; Ancak gelişip güçlenen benlerimizle kurtuluruz. Nasıl ki yassı bir taşı fırlatıyorsam durgun suya, Seke seke uçup varıyorsa karşı yakaya, O halde; egemenlik, bizim için olursa Ortakça gelişerek ilerleyeceğiz. Yanarım acemi gücün güçsüzlüğünden, Yanar yüreğim bilincin acemiliğinden! Çetin dağlar, uçurumlu ve dumanlı vadiler, Vahşi ve yırtıcı hayvanlar. Aynalı pınarlar, bakir topraklar, Çığıl çığıl dereler, asi ırmaklar ve nehirler. Sepetimde kestane, meşe palamudu ve ceviz Kolumda demir uçlu ok, avadanlığım... Ve ben, avcıyım. Çalıyla çevrili meramda koyun, keçi... Ve kapıda yavuz köpeğim. Ocakta tüten ateşim, tavada yağım ve kuşum Fırında ekmeğim, kazanda sıcak suyum. Ve bahçede yeşil sebze, tarlada ekinim. Evde neşem: aileden geleceğim...çocuklarım. Ve biz, topraktan ürün almasını bilen insanız! Bana daha fazla şey gerek iyi yaşamak için. Ne kadar çok şeye sahipsem o kadar güçlüyüm, O kadar güvencedeyim, Ve o kadar da egemenim, demektir. Yanarım sessiz, yaşarım gerçek ile düş arasında. Egemen gözlü yüreğim ben; egemenlik, Her zaman dost değil yüreğe, akıl kârıdır, Onunla başlar, onunla sürer. Bir hayal midir benimki yoksa bir umut mu: Deneyerek değiştirirken öğrenmek Ve yaşarken korkuları çekip atabilmek. Aşılamayacak gibi görünen fakat aşılabilecek Her zorun başında, daha ilk düğümün Ucundayken beni alıkoyan, beni düşüren Bendeki bensiz bir ben’dir! Ben, derken haksız mıyım, bakın, şu yamaç, Ne yamaç, Gücüm, kuvvetim sarmıyor yol açıp aşmaya. Bakın, şu dağlar çok başlı, ok gibi sivri dağlar Yukarıda; gök mavi, gök güzel, gök aydınlık. Yukarıda olmak, aşağılara egemen olmaktır! Ellerim, kocaman ayaklarım, başım, mızrağım Her şeyimle hazırım. Gel, gör ki gücüm yetmiyor yücesine varmaya, Varıp avlanmaya. Düşüne düşüne düş oldum. Bir tanrılar ordusu mu kursam, Göklerin ve yerin anası ve onlara can veren Sümerler’in tanrıçası Nammu’yu mu ansam? Ruhumdan bin yara açılır, kanar, ben yanarım Tanrıların, insan tanımasızlığından. Bizi, boğan vahşi yaşamın canavarlarına karşı Babil’in kudretli tanrısı Marduk’a mı gitsem? Salınırım bugünün dününden karanlık dünlerine, İçimde bir derinlik, boşluk ile arasında yanarım! Kazar, sürer, hazırlarım bahçemdeki ekenekleri Tohum ekmeğe. Olur ya, kimi yıllar dağ ayaklanır, silker karını Bahar havası gevşetmeleriyle, Vadiler çağlar, dere bulanır, ırmak azar ve taşar. Hasat mevsimine ne kaldı ki, söker başak yüklü Ekini, çiçeğe dizilmiş bostanlığı... Vay, emeğim, vay, eşim, aç boğazların ağrıları; Felaket, yokluk, yoksulluk...bize, kimin gazabı! Bize, birçok tanrı mı gerek veya birçok değil, Kudreti büyük, hakim bir ilahi güç mü gerek? Eski Mısırlılar’ın on dört kişilikli tanrısı Ra’yı mı yaratsam? Ya da fırtınaların dizginlenmesi ya da Deliren suların taşmamaları için, Kutsal Olympos’un efendisi tanrı Zeus’a mı Gitsem? Ve buğdayın, arpanın, çavdarın, yulafın, mısırın Ve üzümün, incirin, kirazın ve kovandaki balın Yani gani gani kazancın elde edilmesi için, Anadolu’nun bereket tanrıçası Kybele’ye mi tapsam? Yanarım! Ruhsal arayışın sorgusunda yanarım! Egemen gözlü yüreğim, güçsüzsen, güçsüzlük, İktidarsızlıktır, iktidarsızsan egemen olamazsın. Ölümsüzlük için kesilirim kurbanlarla, Yakılırım adaklarla. Dans ederim coşkuyla, dua ederim Huzurlu günlere dair. Et ve tırnak gibidir bizde ölüm ve kalım, İnsanca bir yaşama kavuşmaktır dileğim. Kimden dilesem, gökten mi, yerden mi; Tanrılaştırılıp tapılan senin gibi benden mı? Firavun diyecekler sanıma ve piramitler Dikilecek adıma yüz binlerce köle eliyle! Ve ben egemen yüreğim, yazdım saraylara, Konut gibi mezarlara, Yazdım resimli yazının, çivi yazısının En okunaklısını. Saltanatın en görkemlisiyle Ve fermanın en kanlısıyla Yerleştim mermer, mozaik döşeli salonlara Ve tapınaklara. Ve ben; saltanatım, ordular gönderdim Hattuşaş’tan Kadeş’e Ve ben; saltanatım, ordular gönderdim Pella’dan Persepolis’e Ve ben; saltanatım, ordular gönderdim Roma’dan Kudüs’e! Ve ben, imparatorum, gökteki tanrıların Gölgesi isem Kara ve deniz az gelir, yerin altını da Yönetmek isterim! Ve biz; saltanatın askeriyiz, bir orduyla bekleriz Sarı İmparator Huang Di’nin yeraltı mezarını. Egemen gözlü yüreğim ben, İşin başındayım henüz ama sizin için bir sonraki Zaman şeridine şöyle bir daldım: Pencerenizden devlet ve saltanat olarak Göründüm. Bu yürek, egemen gözlü yürekse, olmalı iktidar! Yer, dedim ve yeraltı ve gök: üç katlı egemenlik. Üçlü dünyayı yönetmek için bana Bir şaman mı gerek? Tanrılık mı, desem ismine, insanlık mı desem Hükümranlıktan hükümlü seyrine, Yanarım saltanatlı yürek derdine birçok tanrıdan. Egemen gözlü yüreğim, ne doyumsuz yüreksin! Salın da var Knosos’a, Mavi Yunuslar Sarayı’na, Kadın egemenliğini, kadın güzelliğini gör de Kuşan! Gir çarkına t a l i h t a n r ı ç a s ı Fortuna’nın, Dön, salın Fırat Suyu’ndan aşağı, Uruk-İştar Tapınağı’na, Tanrıçaların mutsuzluğunu Ve kadın kıskançlığını gör de düşün! Dön, salın, Var yürek uçuşuyla Kartaca Sarayı’na, Aşk’ı için bedenini yakan kraliçenin külünü Der de gel! Gel, molasında acı kahvenin, nehir yazlığına; Zeugma’da, iki yüzlü bir tanrının su perisi Şarkısıyla, sulara gömülü kaldı Egemen gözlü yüreğim! Ne yürektir, pencerenizdeki egemen yüreğim! Hal bu üzre; bir yaşam bilincidir egemen olmak. Hal bu üzre hal; bir yürek savunmasıdır yaşamak. Hal bu üzre haldır ki bir yürek vuruşmasıdır Savaşmak Ve kendi penceresinden betimlenecek görüntüsü. 4. Yüreğim, savaş gözlü yürektir, vuruşu çataldır Derindendir kaynayışı, bakışına göredir bakışı Yürek meydanında yanarken cana candır ateşi. Savaş gözlü yürektir yüreğim, kapışa duruşu, Çelik kanatlı bir kartal gibi göğüs göğüsedir Dar günümde kovaladığında uğursuz karanlığı. De ki, ey zaman, istemem birilerinin Onun arkasından konuşmasını, ‘Kandan kına yakılmaz’ yazdırmışlar Tahtasına mazinin, Kanı su gibi akıtanlar! De ki, ey yazan, boşuna yakınıp durmuşlar Sohbetin laf ustaları, Barışın ana tanrıçasını, kartal kanatlarımla Ben indirdim düze! Yüreğinizdir yüreğim, savaş gözlü yürektir, Diyorsam, Savaş, yaş künyemize savaş olarak Kazılmamıştı henüz. Ömür kısa, yol uzun ve ben, insana oyuncu; Oynadım, geldim Çağlar öncesini ve çağları bir aktör gözüyle. Acaba kaçıncı defaydı, gökteki kabileler mi Savaşıyordu: Göğün karnı ateşlenir, gürler ve yıldırım düşer, Yakar düştüğü yeri, Tek düştüğü yeri yakmaz ateş, çevresini de Yakar. Aydınlanır yer, kararır yer, aydınlanır...kararır, Kararır...aydınlanır...gözlerim, ateşten kör! Korkuyor muyum, dedim fırtına tanrılarını Sesime katarak? Korkunun, ecele faydası yok, yaşamı belledim. Ve savaşı belledim: doludan vurmayı Yıldırımdan yakmayı Aslandan kükremeyi, şahinden pençeyi Ve tilkiden fendiliği! Yüreğim, pencerenizdeki savaş gözlü yürektir. Göçebe ve avcılıktır görünüşüm, hem gezdirir, Hem silahlandırır. Daha iyi ve isabetli bir silah lâzım bana, dedim. Esnek ağaçtan ve porsukağacından yay için Dallar seçtim, çubuğun çeliğinden sap, Uçlarına temren ve arkalarına telek taktım. Sonra boynuz ve sinir, tunç ve demir kullandım. Asıl savaşı ve savaşmayı, benzerlerimize karşı Vermişiz. Silahlı olmak, yalnız olmak mıdır, beraberiz! Büyüklerimiz, kadınlarımız, arkadaşlarım... Ve tekmil kabilem ve diğer kabileler. Ünlülerden bazılarının isimlerini sayayım size: Aslangözlü, Geyik Postunda Oğlan, Kuzudilli, Kemik Kemiren, Kuş Sesli, Diken Çıkaran... Ve daha başkaları, parmak parmak saymalı Gözünü budaktan esirgemeyen aşiret erini: Sürek avında izcilerimiz ve çığır açanlarımız Yol bağlayanlarımız ve kuş çağıranlarımız; Can ganimetinde, yabandan kadın ve erkek Kaldıranlarımız. Güzel günümüzde oyun oynayanlarımız Şarkı söyleyenlerimiz. Ve yakarışımızda yalvacımız, Yasımızda, ölü kaldırıcılar ve mezarcılarımız. Selden, afetten ve büyük çarpışmalardan sonra Bizleri, “bir başa, bir taş hesabı”ndan geçiren Sivil ve askeri şeflerimiz, Ve onları yöneten büyük şefimiz. Savaş gözlü yüreğimdir yürekliler seferinde. Ömür bir savaştır; ömür çeker, ömür devreder. Sayısız kadının rahmine akan bir damla sudan Savaşımın ve zaferin en meşrusuyla doğdum, Savaş tarihinin hiçbir sayfasına yazılmadı Bu kutsal savaş. Yaş kütüğüne yas biner, savaşla gelen, Savaşla mı gider? Hem düşman çok, hem de yok: her ikisinin Prangasında yanarım! Vurulmak, an meselesi, pis gözlü bir sürüngen Bile, çat, diye çarpabilir. Akşamaları, dışarı çıkmak tuzak, zaten Yaşamın kendisi, tuzakların cadı kazanı gibi. Hal böyleyse, güvenlik içinde olmak Ve yaşamın sürdürülmesi için silahlanmalı. Başka türlü de silahlandım: Silahlandım, yay ettim sevgimi, silahlandım, Ok ettim kalbimi! Yüreğim, savaş gözlü yüreğinize bakakalırken: “Ölmekten korkulur mu” dedi birileri, “Yeniden dirilmek varsa? ” Ve devam etti geçmişin ve geleceğin karmaşık Fikir yürütmesine: “Ruhumu çözeyim derken çözüldüm, buluştum Ölen atalarımızın ruhlarıyla! ” “Ölmek, ruhların meclisinde tekrar bir arada Olmaksa,” dedi, yeni kesilen boğayı yüzen biri, “Yüzün derimi, sıyırın etimi, balçık bir bedene Yerleştirin kemik kurgumu, gömün mezara, Ölü Deniz’e nazır. Ölü bir deniz gibi ölüm mü saçacak Balçık bedenim, Ben, hiç ölmedim ki, yaratıcı ellerinizde Yaşıyorum, açın ellerinizi, bakın avuçlarınıza, Beni görürsünüz! ” “Yüreğim, savaş gözlü yürektir,” dedi biri. Sevdiği ölü şefin dolaşan ruhuyla konuştuğunu Israrla iddia eden bir avcı başıydı Bu kara saçlı adam. “Şimdi dar bir yerdeyim, odur ruhumdaki: Zağroslar’da, Yarmo’da ya da Ergani’de, Çayönü’nde taş örtülü bir mezarda mıyım... Kanarım göç halinde, yanarım hiç halinde, Ben nerdeyim? Bir başka göçenle miyim, Belki de Nil serinliğinde, Krallar Vadisi’nde Bir mekândayım, Kral oğlu kral Tutanhamon, Benden çok sonraları gelmiş olacak? ” “Yüreğim, silahsız savaş gözlü yürektir,” Dedi, tek gözlü birisi. “Dinleyin, beni, geleceğin sesidir sözlerim, Sesim tanıktır buna; bende yanan hak, Silahsız savaşma hakkıdır! Yuvada yavru, memede ağız zamanıydı, Güneş, havada tutsaktı ve tutsaklığında Yalım yalım yanıyordu. Ve ben, ateşimde ateşinizle eriye eriye yanarken Göklerin savaşını ve havanın puştluğunu gördüm. Yaşadım Güneş’in savaşımını, Duyumsadım ışığın korkusuzluğunu. Bir daha yaşadık zamanın bel kırmasını: Hastalar yataktan kalkamaz oldu Yaşlıların revan kervanı bozuldu, Daldan, havadan mercan gözlü kuşlar düştü... Bebeler soldu bebeler, ne ölümlerle acılandı Gümrah boylarımız! Yüreklerimiz, savaş gözlü yürek olsun Soykırımın böylesine karşı! Ve bu savaşı da kazanmalıyız, dedik, Koştuk su boylarına. Kaça kaça gitmez olaydık, İnsanın, insana düşmanlığını savaş olarak, Oralarda meslek haline getirmişiz.” Yüreğim savaş gözlü yürektir, yazıya dönüktür. Ey yazıcı, yaz kamış kaleminle tablet yüreğime! İşle ki, geldiler sarı sıcak altında çölleri aşarak Geldiler develeriyle, sızdılar silahlı çobanlarıyla; Akad’ı yurt edindi, Akad’ı başkent eyledi Sargon. Ordular kurdu yağma için, talan için, krallık için, Ur’u, Uruk’u, Eridu’yu, Lagaş’ı...kuşatıp Ele geçirdi imparatorluk için. Tapınaktaki rahibi, kanaldaki suyu, bahçedeki Hurmayı, ambardaki tahılı, avludaki boğayı... Ocaktaki tuncu, bakırı, demiri ve çalışanları Mülk edindi. Yüreğim, savaş gözlü yürektir, işleyene açıktır. Ey yazıcı, yaz kamış kaleminle tablet yüreğime, İşle ki, geldiler kona göçe batı topraklarından, Servetine vurulup gelmişler güzelim Babil’in Ve onlardan, Babil’i Babil eden kanuncu kral Hammurabi! Ey yazıcı, kaz elmas kaleminle Yüreğimin orta levhasına, İşle ki, kuzeyden geldiler dalgalı bir nehir gibi, Savaş arabalarıyla, öldürücü silahlarıyla Ve eğitilmiş, zalim savaşçılarıyla, Rütbeli köylü ordusuyla geldiler “Tanrı Kapısı” kentin surlarına dayandılar! Yağmalandı Babil...yağmalandı Babil... Yağmalandı. Ve binlerce yıl sonra, yine yanar belâsına Mezopotamya! Oku yazıcı, yüreğimden oku, çağın kanamasını, Bağdat caddelerinde dehşet manzaraları Tıpkı zehirli gazla yakılan Kürt’ün Halepçe’si gibi! Hal bu üzre; bir uygarlık aşamasıdır savaşmak. Hal bu üzre hal; bir yürek kanamasıdır yaşamak. Hal bu üzre haldır ki bir emek koşumudur Ezilmek Ve kendi penceresinden izlenecek ışıması. 5. Şafağın alaca seyrinde bir karaca yavrusu, Filize gebe toprak gibi kıpırdayan yüreğiyle Yanar düşümde, ateşin vahşi çalınışından Geçen zamanın bende kalan sahnesinde; Seyrine, dolu dolu kanayan ezilen gözlü Yüreğim. Benden habersiz, gönüle damlayan yürek, Sılada değil, savaştasın bir zorlu savaşta, Savaşın beli, tutan eli, susan dili sendedir. Derler ki tanrı beyanıdır, baş üstüne, baş ola! Okutup büyütemezdim seni, bilim okulunda Kuşandırıp silahlandıramazdım seni, Bilinç ülkesinde! Anla, anlamalısın beni, ezilen gözlü yüreğim! Niçin günahkâr olalım, elmayı ısırdık diye, İnsanca sevdik kadını, bölüştük elmasını, Niçin savaşalım, insanca yaşamak varken Ama koymazlar bizi, bizim devran halimize. Emir, “kendini tanı” diyen Apollon’dan mı? Genciz, evliyiz ve evden yana: dön yüzlüyüz! Emir, demiri kesmez, bizi keser, söz olmaz başa. Giderim, bir yüreğim helen’dir, giderim, Bir yüreğim ölendir. Ve piyadeler yürür, yol uzun, gözler uykulu. Uzun mızraklar, iki ağızlı kılıçlar ve kamalar Yuvarlak kalkanlar... ölüm tanrı ve tanrıçaları. Zaman benim, destan benim, yazdıran benim, Truva önlerinde Hektor, Aşil...hani, ötekiler Ya benim ismim; nerdeyiz, ey isimsizler? Hazinem, zamanların müzesidir, tarih benim, Homeros dünkü ozan. Truvalı’yım, Egeli’yim...bu kanlı kırımın Sebebi Menelas mı, Paris için Truva’ya kaçırılan Helen güzeli, Helena mıdır? Ezilen gözlü yüreğim, isimsizdir yürüyüşün Sen, benzerinle ezilen bir yürek oldun olalı. Çıkarsın yollara, sürülürsün alanlara, savaşlara! Ve piyadeler yürür, yürek geride, adımlar ileride. Yürür, savaçı ordusuyla Kenan diyarına, Mısır’a, Yürür, Kral Filip’in oğlu Büyük İskender Persiya’ya, Hint’e; Uğrar ondan önce sefer üzeri Susa’ya, Yürür bin üç yüz on ton altın ve gümüşe! Ve ben; Makedonyalı, Egeli ve Frigyalı’yım... Bir kızım var sekiz yaşında, defne taneli Gerdanlık takar. Ve Atina sokaklarında delice zekâlı bir filozof, Elinde fener, gündüzleri kendini arar, Kızımı arar, Ne savaşan beni, ne Aristo’nun zeki öğrencisi Büyük İskender’i arar. Vurulmak; ezilmenin ve kazanmanın turasıdır. Yüreğim ezilen gözlü yürektir, eştir yüreğinize! Geleceğe koşumlu zaman göçünün atlısıyım, Koşturmak, dörtnala alabilmek içindir yolu Kamçılıyorum yüreğimi, yürekler kamçılıdır. Kan kaynar, kanlı eğlence kaynar bu şehir Savaş! Savaş! Bir savaş narasıdır Roma! Orduya katılmak yani ölmek ve öldürmek En büyük onurudur Romalı yurttaşın. Onursuzluk, savaşmak istemeyenlerin payesi. Ve zırhlı piyadeler yürür, süvariler yürür, Kocaman kalkanları ve ağır mızraklarıyla, Deri miğferleri ve demir baldır zırhlarıyla Yürürler, denizden karaya ve karadan denize. Akdeniz, bir savaş denizidir: Roma’ya! Akdeniz, bir ganimet denizidir: Roma’ya! Togalı konsül bağıradursun Senato’da, Ötüşünden tanırım puhu kuşunu; Bir oğlum, Tivoli’de bir villada hizmetçi Ve torunum ve yoldaşları Spartaküs askeri, Tiber Irmağı kıyısında asılacaklar! Okudukça öykünü, zamanın baskısından Bir masal tadında akıyorsun damlalarla. Ezilen gözlü yüreğim, ben, akışında yanarım. Seyir defterindedir tutsaklığım, ona kanarım. Kaptan sevinci kahırdır, işim gücüm de kahır, Koca bir esir gemisi gibi hınca hınç kahır. Zaman açık deniz, yüreğim yaslı esir gemisi, Deniz onu kucaklar, o denizi, götürür kıyılara. Yüküm kara, hüznüm kara, öfkem ateş karası, Afrikalı’yım; Kalın pazulu, zincire mahkûm Bir kürek mahkûmuyum Gemici Prens Henri flâmalı tacir gemisinde. Şaklatır sırtımda yağlı kırbacını tayfa başı, Kaç liman dolaşır, kaç el değiştirir ömrüm! Bir yüreğim köle pazarında, açık artırmada Bir yüreğim tarlada mahzun: afrikamenekşesi. Ve ben; ezilen yürek, tepeden tırnağa ezilen! Ve ben, aziz insan, Nineve tanrıçası Anaitis Tarafından seçilen ve kırmızılarla donatılan, Halka açık bir alanda bir rahibeyle seviştirilen Ve altın kaplı bir yorgana sardırılıp yakılan Kurban sevgili, benim: tanrıça saltanatlarına! Bilmem, kaç zalimin sunağında kanlı başım, Tanrılar aç, tanrıçalar doyumsuzdur insana. Okutur sayfasında zaferini zamanın zalimi, Bir başka diyarda, Elora’nın kutsal yerinde: Kailasantha Tapınağı’nda kurban, benim. Şaklatır sillesini suratımda işgâlci ordu başı! İspanyol Cortes’i şaşkına çeviren Aztekler, Tapınak piramidinin tepesindeki kurbanlık İnsan da bendim Güzel başkent yağmalanıp yıkılmadan önce. Geçen zamandan aldım celbi, ezilen yüreğim, Kurşunî bir bulut dolaşıyordu evimizin üstünde Ben çıkarken, Bir de sakat bir dilenci vardı kilisenin bahçesinde. Kızıl sakallı Piyer Amca uğurladı beni askere. Eşim yeni doğurmuştu, bebeğin isim babası da Piyer Amca’ydı. Meğer havadaki uğursuz bulut savaşa çağrıymış. Ve piyadeler yürür ve süvariler ve top arabaları. Omuzlarımızda uzun namlulu tüfekler, çantalar Ve komuta atında keskin bir zekâ, heves ve tutku, Yakasında, Mısır armağanı kutsal böcek iğnesi. Bir eli dürbünde, biri kabzada, devrimin kılıcı: İmparator Napolyon, Avrupa yollarında. Ve seferde mavi-beyaz-kırmızı üniformalılar: Muharebeler! Muharebeler! Muharebeler! Jena, Trafalgar, Wagram, Borodino, Waterloo... Napolyon Bonapart, emir yağdırır emir üstüne: Asker orduya, ordular savaşa! Korsikalı adam, mektup yazar eşe ve dosta Ve yasa koyar Paris’e. Ve ben, ezilen gözlü yüreğim ezen zaman Diliminde: Ulm’da ağır yaralı, Wagram’da kırk bininci ölü, Gürcü Rüstem kahve pişiredursun Napolyon’a Ve ben, Moskova Seferi’nde kardan, soğuktan Ve açlıktan donan yüzbinlerce asker yüreği! Ve trajedinin kapanış perdesi: Büyük imparator, Waterloo’dan kaçadüşünsün, Ben, can veren asker, ağzımda ölüm sigarası. Ezilen gözlü yüreğim, ben, perde gerisinde: Ben; Fransalı, İngiltereli ve Prusyalı’yım Ben; İtalyalı, Hollandalı ve Polonyalı’yım Ben; İberyalı, Avusturyalı ve Rusyalı’yım... Seslenir zamanların ezgisinden ezilen yüreğim, Binbir çiçektir her mevsiminde tarih ağacının. Ne beyler gördün, ne erler konaklandı gölgende, Yazın; tanrısal mı, Anadolu’m, beşiğin uygarlık! Bu taht çok başkentli Osmanlı’dır, kuranı: Kayı. Ezilen gözlü yüreğim ben, göğsüme oturur tahtı: Ben; Türkmen, Ermeni, Kürt, Gürcü ve Süryanî Ben; Çerkez, Laz, Arap, Azerî, Arnavut, Boşnak Ben; Yunan, Bulgar, Sırp, Macar ve Romen... Emir, Allah’tan mı, beylerin beyinden midir, Ulu sultanlardan mı? Davullar gümbürder, mehteran coşar Ve akıncılar ve yeniçeriler, sipahiler ve topçular; Niğbolu! Konstantinopolis! Çaldıran! Ridaniye! Mohaç ve daha, dahası var seferlerin! Ve ben, neferim; Bir yüreğim avlık ve bir yüreğim avcı! Ve sonra; Hicaz, Yemen, Cezayir ve Fas’a... Ve sonrası; ölünecek zamandır, Anadolu’m Çanakkale’de, Sakarya’da ve Dumlupınar’da... Ve sonrası; ölünecek zamandır, Mezopotamya’m Ağrı, Dersim ve Musul’da, Kerkük ve Erbil’de... Ve sonra; el ele, yürek yüreğe barış zamanıdır! Hal bu üzre; bir yürek işidir ezilirken direnmek. Hal bu üzre hal; bir yürek çeşnisidir yaşamak. Hal bu üzre haldır ki bir yürek izidir barışmak Ve kendi penceresinden duyulacak sesi. 6. Yanarım gidenle, yanarım erimiş sönmüş diyene! Yüreğim, barış gözlü yürektir yüreği barış olana. Ben, yaratılan ilk canlı değil, yaşını tarayarak, Tek başıyla, barış dünyasını kurmayı düşleyen İlk büyük barış insanı; işle, emekle dünyalaşan, Savaşımla kendini çekip çeviren, üstün kılandır. Ben, bir zeytin ağacıyım: karalıyım, denizliyim Barış gözlü yürektir suyum, şanından kanarım Puslu yeşil nakışlı, delice arzum ne hoş bakışlı! Bir taneden, bir çelikten boylanır dala boyum, Doğa benim büyük annem, güneş’le geleniyim, Boyanırım tel çiçek ile, dört mevsim yaprak ile. Ben, bir zeytin ağacıyım, sanım, zeytinden ileri: Kızıl deriliyim, beyaz benizli ve sarı benizliyim, Kara derili, ak dişli, açık sözlü, tok gülüşlüyüm. Ben, bir soyağacıyım, topraktaki damar yanıma, Ak sakallı dedeler dedim, ak saçlı nineler dedim Gövdemin yarısına baba, yarısına anneler dedim. Dal dal kardeşlerim, dalda demet: kızkardeşlerim Ve amcalarım, dayılarım, halalarım, teyzelerim Dal salkımı: yeğenlerim, kuzenlerim, torunlarım Ve dostça; büyük erkekler dizisi, kadınlar dizisi. Ve ben; barış gözlü zeytin dalıyım o günden beri. Yanarım karındaşlığa, kaynar kanım doğal barışa. Ben, bir defne ağacıyım, ırmak tanrısının kızıyım Yüreğim, barış gözlü yürektir göğsünda taşıyana. Büyülü kalkandır dalım, çarpan yıldırımlara karşı. Yapraklı, ince dallarımdan örülür çelenk örgüleri, Tanrısal barışın, şiirin ve şairin ve zaferin tacıyım Nehir nehir, deniz deniz dağıldım başa her tarafta. Ben, bir defne ağacıyım ana-kadın-soy zincirinin, Kutsal birliğin ve aşksal bağlılığın sembolüyüm. Dölleyen bütün ırmakların aranan tanrıçasıyım. Ben, kestane saçlı, Amerikan yerlisi Senekalı... Havai’de, ada yerlisi: “Punalua” diye çağrılırım. Darling Irmağı’nda avcı: Avustralya yerlisiyim. Nehirlerin aşkıyım: Amazonlu’yum, Tunalı’yım Nijerli, Seyhanlı’yım, Araslı ve Sirderyalı’yım... Ben; barış içinde yöneten kadın, barış kadını: Anasıdır soy ağacımızın. Savaş ve barışı bilirim ama öz, barışa tercihlidir. Yüreğim, barış gözlü yürektir iklim sıcaklığında Ben, bir palmiye ağacıyım kuşak yumuşaklığında. Boyum uzun, boyum örmeli, boyum tel sarmalı; Severim ılık havayı ve yağışlı toprağı, budandır Dev gibiyse boyum. Bahar içirmişse şarabını serime, yeşilî sarhoşum. Tepemde yeşilimsi beyaz, turuncu ya da kırmızı; Renk renk çiçekle gülerim, işim barıştır, diyene. Kimi yerde kocaman yapraklıdır yay gibi dalım Kimi yerde ufacıktır boyum, öylece de Yapraklarım. Hele bir çöldeysem, bir çöl mecnunu gibi Kavrulmuştur içim. Gelip konaklanmışsam bir vaha kuytuluğuna, Çölün kısırlığına inat, filize oturan tohum gibi Kanarım suya, yanarım kabuktan meyveye. Ben, bir palmiye ağacıyım Seyşel Adaları’nda, İşçilerin arasında. Can acısını bilirim: yan yana vurulmuşluğu, Boylu boyunca devrilmişliği. Tel tel liflenir bedenim; bükülür, Sarılır iplik gibi halatlara. Dallarım kapatır yoksul kulübelerin kamış çatılı Duvarlarını, bu yüzdendir bahtiyarlığım. Bilirim savaşın keskinliğini, boşuboşuna Kırılmışlığı da, haince satılmışlığı da! Ben, bir fildişi palmiyesiyim, kral gözdesiyim Fildişi Kıyıları’nda. Yanarım kesilirken, kanarım bir atölyede Koyun koyuna sıramı beklerken. Tane tane düğme olur, takılırım giysilere, Boğulurum dar ilmiklerle. Ben bir palmiye incisiyim, dilden dile Barıştır deyişim. Yıkanır mısralarım bir şeylerle, yağmur Ormanındaki ağaç gibi, Deşilen zaman yolculuğunda yapayalnız, Arkada kalan göç gibi. Yüreğim, barış gözlü yürektir yüreği Candaş olana. Ben, bir yaşam ağacıyım, günüm: Bir Eylül, Doğmak isterim her güne onunla. Bakakalır, düşe dalarım ak güvercin uçuran Adamın tablosuna. Savaşa doymamış ecelsiz ölümler hâlâ, İkinci’sinde bir dünyayı kırdığı halde. Ben, bir çam ağacıyım Vistül Irmağı’nda, Bir kenarda, uğraksız bir yerde. Altımda üç asker: biri Dresdenli, biri Bremenli, Bir diğeri Poznanlı. Mataralı, kütüksüz palaskalı ve kaputluydular, Üçünün de başları kepliydi. Hiçbirini ayakta görmedim, ağır yaralıydılar, Sürünerek gelmişlerdi. Son gelenin, genç karısı ve iki çocukları Auschwitz’e götürülmüşler. Kaputunun cebinden çıkardığım aile resminin Arkasındaki yazıyı, Suya eğilen bir dalımla okudum ve Havale ettim dileklerini Vistül’e: “Noel’i karşılamak için ailece beraber alış-verişe Çıkamayacağız artık. Kucağımda dolu paketlerle eve dönemiyeceğim Doğum günlerinizde. Ve evlenme yıldönümünün anısına bağlı olarak, O bara gidemeyeceğiz, Yaşam ağacınız herdemyeşil bir selvi olsun... Sevgilim, hoşça kalınız! ” Ben, bir kayın ağacıyım Bilbao’da, bir kenar Semtinde, kalabalıktan uzak eski bir parkta. Üzerine kükürt tozu dökülmüş gibi köpüklenir Görünür gözüme deniz kıyıları, ta Biskay’dan. Yüreğim barış gözlü yürektir, yürekten anarım Guernica Tablosu’nun ressamını: Gökler çelik yağdırır, meğer ne hüneri varmış Fırça bıyıklı adamın! Şiirimde Neruda hüznü, şiirimde Aragon aşkı, Şiirimde Nazım sözü... Kantabriya Dağları’nı aşar, Koşarım ‘çiçeklerin dili’nden Granada’ya, Cumhuriyetçiler dizilir kurşuna yol boylarında, Lorca ile yanarım! Bakarım tuvaldeki ak güvercinine ressamın, Çölün akşam aynasından. Toplarım tanrısal bir söylencenin kumsal Camdaki kırık parçalarını: Uçar, gider Zeus’un güvercinleri Siva Vahası’ndaki palmiyelere. Ve batısında, Batı Çölü’nden öte, Ömer Muhtar’ın Libya’sında Ve burada, savaş tanrısı Bel’in dehşet saçtığı Vakitlerden bir vakit gibi, Zırhlı arabalar gömülür kum dağlarına Ölüm kusar, kum dolar yaralara. Bir cephe ki hurma çekirdeği gibi sert, Ezilir Kara gömlekli adamın cephesi. Ben, bir palmiye ağacıyım Bingazi’de, Palmiyeli bir bulvar geçer önümden. Ve bir savaşçı yatar kum altında, fideliğimin Yurdunda, hayli uzaktır şimdi bana, Mahrum yatar gölgemden. Kanarım kan kızılı sıcak çöl kanamasıyla, Yanarım diyardan diyara asker oluşuna. Doğrulup bağırabilse, duyabilir mi sesini, Savaş suçluları mahkemesi? Ben, bir kestane ağacıyım Olimpiyat Parkı’nda, Leman Gölü’ne komşu, isviçreli’yim. Darmadağın başım, bakıyordum Bir öğle üzeri göle, boş bir halı gibiydi. Yorgun bir yolcu gibi uyuyordu hafif düşlerle, Sakin ve durgun. Karşı taraf, dağdır; uzanır ardarda, kar yamalı, Üşümüş mart yeşili bohçalı. Onlarca Leman çalkalanır yüreğimde, Çanağı geniş ve öylesine derin. Bakıyordum Bir Eylül sabahı göle, gidiyordum Doğu Hint Adaları’na: Pasifik Okyanusu, Leman Gölü kadar hülyalı Ve tatlıca, göbekten dalgalanıyordu Sanki yüzlerce memeli bir deniz perisiydi Adaları emziriyordu. Bir aralık günüydü, Antiller’de, bir deniz üssünde “Tora! Tora! ” sesleri. Savaş uçakları, deniz altıları, destroyerler, Kruvazörler ve denizciler... Ve sonra, adalar savaşı: Sulu, Mandana, Borneo, Sumatra ve diğerleri. Ve sonra Singapur,Tayland, Birmanya, Kıta Çin’i, Japon Adaları... Ve komutanlar yürür caddelerde at sırtında, Muzaffer askerleriyle. Ve gemide ve karada, üniformasız açların Ateşinde yanarım! Yüreğim, insanseverlerin barış gözlü yüreğidir Olimpiyat Parkı’nda, Leman’a kanarım! Düşler içinde bir düş ağacıyım: ilaçsız, aşsız, Sigarasız siperlerin. Kasılır barış gözlü yüreğim, açılır batısından Doğusuna halklar ülkesinin. Kurulur savunma hatları sovyetlerin, Dalgakıran gibi göğüsler saldırıları. Soluk damara kan, dermasıza derman verir Ve nefes aldırır dört bir yandaki dostlara. Yirmi milyona yakın şehit, Bir o kadar da harp malûlü, dediler onlar için. Ve onları ki; büyük zaferin, Gerçek barışın kızıl yıldızlarıydılar ezilenlerin Ve sohbetimizdeki kardeşliğin, evimizdeki Sıcaklığın ve soframızdaki tokluğun... Büyük kahramanıydılar kurşunlanırken Her karışından, her saat geleceğimiz! Düşler içinde ben bir umut feneriyim Haziranda yakıldım Normandiya’da! Tel örgülere, çapraz engellere, mayınlara Ağır toplara, hafif makinelilere karşın Dalga dalga yararlar denizi, Karınca gibi ayak basarlar karaya, ateş altında. Ve sonra ırmak ırmak, kentlere ve daha ileri, Akın akın başka ülkelere. Sonra, masa başı savaşları: bir ileri-bir geri... İmzalı, imzasız uzlaşmalar. Savaşın, ne olduğunu mezarlardan öğrendim, Ne suçlar işlemişiz! Verdim ismini çocuğuma, şiirime ve resmime Verdim ismini umuduma ve düşüme, barışın! De ki gel; sönmüş ocaklara, yıkılmış yurtlara... Mühendis Zenon’un Aspendos’undan gel! De gel, suların yanmış maviliğine vurularak, Beyaz kanatlı yelkenler açarak! De ki gel; rengin, beni ilgilendirmez, İnsandan insana yürüyüşün beni ilgilendirir! Unutma, daha dündü, Karonga’da bulundum, İki buçuk milyondur yaşım; De, gel ki göresin, Malavi’de bir müzede Sergilenir, sencileyin kuruca kurgum! Haydi, gel, de ki; yalan dolan değilim ki Çocuklardan haçlı seferi çıkarayım! Verdim ismini doğuşuna, gelişine, varışına: İnsan gibi insan oluşuna. De gel, de ki nerelerdesin hâlâ, Gözlerin, gözlerimde ağlamasın, Kapatma gözlerini; Zehirden de zehirli ve yangılı ten yanıklarıdır, Hiroşima’dan aldım, Nagazaki’den aldım... Utanmıyorum ayaklarımın yokluğundan, Bir başka coğrafya’da, dağların karına verdim. De ki gel; ne lüzum var dahasını saymaya, Yüreğim yaralı bir yürektir, kanar anılarıyla! Yürü, gel dostluk köprüsüne ülkelerin Sınırlarından, dilediğin çiçekle gel! De yürü, gel liman liman kardeşlik fuarına, Belindeki palmiye kuşağıyla. De, yürü gel barış dünyasına, uzakları Yakın ederek, zeytin dalım: Bir Eylül Günü! Verdim ismini çocuğuma, şiirime, resmime Verdim umuduma ve düşüme ismini barışın. Barış gözlü yürektir yüreğim, yüreğinize asın, Bir kadavra içinde çürümesin! Hal bu üzre; bir yürek yürüyüşüdür savaşta Barışla yoğrulup yaratılmak. Hal bu üzre hal; bir yürek çeşnisidir barış İçinde bir Dünya’da yaşamak. Hal bu üzre haldır ki bir yürek cefasıdır aşkın Güzelliğinde yanmak Ve kendi penceresinden kanayacak akışı, Bazı varışı, bazında duruluşu. 7. Yüreğim, aşk gözlü yürektir yüreklerin Defilesinde, çağlayışından beri zamanın. Ben ne idim: çaresizdim, kimsesizdim Yer bilmez, yol bilmez kimseydim Ama şanslıydım çünkü köşküm, Benden önce yaratılan yürekli insandı. Yerden böcekler, kayada bir öbek yaprağın İçinden tomurcuklu başaklar. Çalılıkta, yuvada bir kuş ve yumurtaları. Büyük bir evde kadın ve çocuklar... Aşk, âşıklarından yoksundu henüz, vahşiydi, Evcilleştirdim seven yüreğimle. Aşk, bunun neresinde, dediler, o bir Ayva gibidir, yarısı dalda, yarısı yabanda. Sevmeyi, sevilmeyi bilmez, dedi ilk kadın, Eşini odasında aldatan tanrısal büyük adam. Sevmeyi, sevilmeyi bilmez, dedi ilk erkek, Eşini odasında aldatan tanrısal büyük kadın. İlk insan, benim; bakımsız ve zavallı, barksız Ve bineksizdim henüz. Fakat sevmek ve sevilmek, çiçek ve yaprak gibi Özgürce bir arada olurdu bizde, Gönülleri çelen, aşk gözlü yüreğim, ben. Girdim kıllı göğsüne ilkel insanın, sevdirdim Aşka getirdim. Boşalımda da kabaydı o, okşaya okşaya Güzelleştirdim âşık gözlü yüreğimle. İşleyen zaman katarından kopmadım Eğiticisiden aldım derslerini, belledim Ve belleterek geldim. Koymadım ismini ben aşkın, mutsuz zadelerin Marifetidir yüceltilmesi. Bir sefil bahçıvanıyım onun, Ne benim dirim gibi, ne benim ölüm gibidir, Çok daha uzundur geçmişi. Kafa yormakla çözemedim cazibesini Üzerimdeydi kalemi, yazdı beni: Yukarıdan atar tohumluk damlasını, Topraktan hoşlandığı için midir bulut? Belki de gök denizinin teridir yağan, Sıcak havalarda daha çok terleyen denizin. Yaz yağmurunu severim kurumuş toprak gibi, Damla damla yıkanan ağacı da. Yaşamayı, bizimle olan herkesi seviyorum Çıkardan mıdır hoşnutluğum; Sıramı atladım galiba, başka bir rolde miyim, İleri bir insanı gibi söyleniyorum! Barbardır, dediler ilkel insana Oysa ben, ne yürekler eskittim yârenler için! Her şeyin sadesiyle, durusuyla, hilesiziyle, Sütün ve yemişin tadıyla beslendim. Yan atıp yatmadım gündüz hamağında, Tanıdım kendimi, öğrendim halimi. Güldüm bolluğa, içerlendim darlığa Ağladım canavar ağzındaki ölümlere. İşte bakın, gülmesini biliyorum Hem de kahkahalarla sarsıla sarsıla, Üzülmesini de ve hıçkırıklarla ağlamasını da! Sürüyle gezen koyun misalinden farkım: İnsan olmaktı, düşünerek varmaya çalıştım. Zoru, zahmeti çekerek ve pişmiş eti tadarak; Kutlu teni sevemeden yıkılıp uzandık gecelere. Tanrım, dedim tanrılar beni aldatıyor, Aşkımı çalıp saraya kapatacaklar! Kıskanıyorum, dedim ışığı güneşten Gündüzü ufuktan, yıldızı aysız geceden. Demiri bulup, eritip dökmeyeceğim kalıplara Alfabesini, cefasız anlaşılmasın diye. Biliyorum, henüz yazılmadı kitabın Resmin de çizilmedi, sahi, sen nesin, aşk? Hiçbir kütükte, tablette, dikili yazıtta ve Mezar taşında kaydın yok mu, var: o yazılar! Bilirim o destanları, öyküleri, masalları Ve şiirleri, mânileri, türküleri ve şarkıları. Anlatamaz onlar seni, kıskanıyorum, dedim Sözü dilden, gözü kaştan, kirpikten. Kaşı kaş eden, kirpiği kirpik eden gözdür, Onsuz bir tutam ya da birçok kıldır. İşte, görün, ilkel dediğiniz insanın alfabesini Sizin gibi, tıpkı insan gibi değil miyim aşktan? Âşık gözlü yüreğim, ben seven yüreğinizde İlk insanda da, çağdaş insan da ben varım. Aydınlıktır ışığın aşkı, ay da gecenin nişanlısı Töredir, nişanlısını kaçırmış. Böyle düşündüler sonraları, böyle yaşadılar mı, Bilmiyorum...sevgileriyle öykülenmişim. Dil dertlidir anlam boşluğundan, bakıştan bakışa Bir şeyler geçer, kalmaz arada. Sevmek, kıskanmak mıdır, sevmeyenler Kıskanabilir mi, dikilemez mi anıtları sevenlerin? Yüreğim aşk gözlü yürektir, dedim yolunca, Yüzüme çarpıldı kapı kör kıskançlıktan! Üzerimde nar kırmızısı şal, omzumun biri çıplak, Ayaklarımda meşin sandalet. Tanrım, dedim tanrılar hırsız, aşkımı çaldılar, Tanrılar eşsiz midir tapınaklarında? Ellerim havada: hani, ayrılanım...hani, ocağım Hani, ateşim...külüm, aşkım? Ben yanarım döne döne, dünya döner şuna buna, Ondan yanar özüm: dünya kanar! Yüreğim, kırk gözlü aşk pınarıdır yüreğinize Kanarım göz göz, dönerim yana yana. Girdim görünmezliğe, daldım gönül bilmecesine İlerledim bir dar yol çıkışına: yolcuysan Özlemle, ayrılıkla; Bahçıvansan kıskançlıkla başın belâda demektir. Sorguya çekildim bire bir: ne aldın, ne verdin? Ve neyi sundun ağrısı için gönül dilencisine? Yolcuyum, dedim, ayrılık sardı beni. Bahçıvanım, dedim, kıskançlık dolandı dilime. Omzumdan kaydı sevenlerin nar kırmızısı şalı Serildi önüme, serildi peşim sıra tutkuların şalı. Döndüm...döndüm...döndüm...dönedurdum! Yandım...yandım...aşkın rengine yanakaldım! Kapandım üzerine, uçtum at sırtında sana doğru Bir sevdalı dalga tutar başımı. Dinlediğim sabah yelinin türküsünden almışım Islak dudakların gel çağrısını Geliyorum, canım, atın dikilmiş kulaklarının Arasından yoluna göz koyarak süzülüşüm Keskin bakışlı bir kuşun uçuşuna benzer. Bulamazsam, bulup da terkime alamazsam seni Atlı yüreğim baki kalsın sana. De ki, sen de kuşan; herkes düşteyken atla Çift kanatlı bir atın üstüne, sür de gel! De ki gel, ilk haber gibi, ilk görüşme gibi De sev, ilk buluşmadaki gibi! De ki gel, kaygısızca gel, acemi aşk tarihinin Evvel zamanındaki gibi naif yüreğinle! De ki haydi, gel, bekletme beni, Baş göz olmadan kaç da gel, günahlım! De, gel ki içesin kadehini, saf yürekten de saf Yüce bir aşkın. De ki, gel ki insana varasın yeniden; Kim bilir, şimdi hangi şehrin kara pazarında “satılmış” diye damgalanmıştır Adın gıyaben. De, gel ki dönesin pervane gibi aşkımla: Bir eli verene, bir eli alana, başı yana Eğilmiş, seviden mi; Ey döne döne, dönen, eğilebilir misin sevi’nle Xanî’deki âşık gönlüme? De, gel ki yanasın dönüşünde bir divane gibi, Baştan başa ateş bir yürekle! De, gel ki göresin: gökte miyim, yerde miyim, Canda mıyım, malda mıyım..! Yüreğim, âşık gözlü yürektir, âlemlerin Doğuşundan bugüne sevdim, diyebilene. Hal bu üzre; kadife bir yürek kanamasıdır Sevginin ateşiyle bir ocakta buluşmak. Hal bu üzre hal; gönülden gönüle akan Bir yürek çeşnisidir severek yaşamak. Hal bu üzre haldır ki yüreğim toprak Gözlü yürektir, her aşkın sonu ve başıdır Ve kendi penceresinden kazılıp sürülecek Ve tohumlanacak yeni bir dünya için. 8. Özüm, toprak özlü yürektir, yüreğini özüme; Gözünü yüzüme gül, dilini sözüme dil edene! Ben, ne idim; gözlerim nerede, kim aşırdı, Nasıl bakabileceğim bunca ışıyan kaynağa? Ey gönül okuyucusu, arama beni duayla! Arama beni postla, sarıkla, çarıkla, bastonla Arama beni kitapla; yüreğim, o kitaptır ki Namus sözlü topraktır: aç, oku yüreğinle! Bedenin kitabı baş ise akıl da kalemidir. Okudu aklım toprağın oluş düşüncesini. Aldım buyruğunu bir ömürle, yöneldim Sana, hayatın köşküne kurulan bir ben ile. Ve eğildim yatağına, yazdım kaleminle: Yaratılmasaydın kayaçlı katlı katman, Nasıl olacaktı dünyamdaki dirim düzeni! Zengin takılıyım mineral kırıntılarıyla, Beslenirim dökülen türlü karışımlarla. Karılmışım su ile, yanmışım buzul ile, Doğmuşum nice hal ile: topraktır sergim. Dağıldım tane tane, elendim ince ince: Kumludur, killidir ve millidir yaygım. Kumlu, dediysem kısır kara taş değilim Killi, dediysem her zaman yaş değilim. Milli, dediysem daha verimlidir yapım: Kumdur, kildir ve çürümüş bitkidir... Ve arı gibi çalışkan bakteri döşemidir Ana kucağın doğurgan canlı tezgâhında. Hesabına indim, sordum gönül enginliğine: Donanmasaydı türlü boğazdan türlü ses ile, Kim anlardı turnabalığı ile turna kuşunun Ve turna avcısının isim bağı hasımlığını? Yürü, uyandır, dedin de çok bilen bilmezi; Dal, dedin de onunla, Dalmadım mı sonu toprak bilinmezliğine? Hazırlanıyor içimde bir şeyler, kaynıyor Demi demine, şimdi başka şeyler doğacak. İlk çorbası olacak dünyamda bir yeni âlemin, Bununla, Dünya’yı yaşanılır ilan edeceğim. Marifet mi diyecekler, bir ibreti garibe mi, Doğuranıyım onun, toprak anayım ben. Eğer bir kadın görseydi “natamam” diyecekti Karınsız doğumdan olan bu kırımlı yavruma. Bitki midir, hayvan mıdır; her ikisidir ve birdir! Anasıyım, ebesiyim, dadısıyım, toprağıyım ben. Ölenle, ölmedi umudum, analar anasıyım ben; Yenilerini suda uyuttum ve güneşlere tuttum. İçimdeki ateşten geçirdim körpe yapılarını Zarlara koydum, sardım, yedirdim ve içirdim. Kendi kendilerine çalışabilen ve üreyebilen Ve günü geldiğinde, tekrar toprak dokuma Dönebilecek kapasiteye sahip bir canlı türü. Tek hücreli, diyecekler talihsiz yavruma, Ah, ben, neler çektim onun yaşaması için! Suları, havaları ve ışığı...hizmetine koştum. Ve bir ateş ki arzın dağından kusar yüzüme! Daha tıfıl iken kırılan kırıldı, kalanına titredim Korudum, köşe bucak dolaştırıp gezdirdim. Ve kefenleri yırtarak gelişip çoğaldılar! Daha yeni başlıyordu yaşam kavgaları. Güçlü bir dayanma yeteneğine sahip olanlar, Bana, yani toprak anaya bağlılıklarını Kanıtlayabilenler sıkı sıkıya kenetlendiler. Ve kavga yeni alevleniyordu doğayla... Benzerleriyle, kendileriyle ve benim sigamla. Ve kefenleri yırtıp, türlere ayrılarak çoğaldılar. İşte meydan, dedim taneye, çekirdeğe, tohuma! İşte meydan, dedim ota, çayıra, çimene, çitliğe! İşte meydan, dedim yaprağa, çiçeğe, meyveye! İşte meydan, dedim sürünene, uçana, yüzene, Koşana, koklaşana, çiftleşene ve sevişene! İşte meydan, dedim emekle, fikirle zirveme Oturana; büyük övüncüm, umudum sensin! Ve ben, toprağın ustasıyım, yetiştirip geçirdim İşliğimin köprüsünden sizleri; Üleştirdim, yolladım: tane ile, ayak ile, kanat ile. Sormak isterdim bazılarına, nereden gelirsin, Ey üzerimde gezinen burnu havalı gezmen; Gece, gündüz hayal edip düş içinde yürümekle Çözeceğini mi sandın serilmişliğimi? Dinlensin, diye uykuya bırakılırım, uyumam; Çayırla, çimenle ve türlü otla, dalla örtünür, Yeşil gülerim bakana, uzanana ve otlanana. Ve sudaki salyangoza...dışarıdaki böceğe... Yüreğim, toprak gözlü yürektir imar edene, Başak bağlatana, ev kurana ve yurt edene. Ne sürgün takarım, ne fatih, toprak anayım, Değiştiremez hiçbir şey soylu yaratıcılığımı; Kalelerle, tellerle çevrilsem de, tankla, topla Ezilsem de ve haraçlara bağlansam da. Ancak onlarla yanarım, tutarlarsa ateşe beni, Ve yakarlarsa ağı ve gaz ve atom ve hidrojen Ateşleriyle; ah, şu savaş yürekli çocuklarım! Çağır, de ki uzatma sözü, bir masal gibi Depremdir içim ve dışımdadır güneşim. Bağır, de ki kemiğe yükledim et ile kanı, Düzen verdim bozuk düzenine, süslendim. Canlandım ve akıl ile düşünen baş oldum. Çağırayım seni, aslan heybetiyle Bir gecede alayım ismini Sümer’den, Edessa’ya tanrı Sin olasın ki Harran’da, adına tapınaklar kurayım. İzlerin zaman oylumuna sığınma, deme, Toprağın harmanında kutsamışım seni. Çağır, de ki bir başka yüzünle Hurri idin, Mitanni oldun tarihsel gelişin akışında; Büyük tanrı-güneşle insan arasında elçiydin Işığın sevgili tanrısı Mithra ile. Çağır, de ki keçi boynuzlu, keçi ayaklı, Ölümlü doğa tanrısı Pan çalsın kavalını Ve ölünce inlemesin dağ, ağlamasın pınarlar, Kuşlar, ağaçlar ve tüm canlılar! Haydi, bağır, de ki kutup sumruları uçurdum Dünya’nın bir ucundan öbür ucuna, Haber işledim Eskimolar’ın deniz tanrıçası Seda ile karlı buzulların dokusuna. Kimden gelir, haberlendim birçok şeyle: Dünya’da yitirilen hakkın hesabı, deşilmiş Ciğerimin, ta içinde görülecekmiş! Haydi, bağır, de ki iyi ve kötü sizin, Benim iç huzurumda birbirine sarılmasınlar. Haydi, bağır, de ki güzel bir müziğin çalındığı Bir yapıda tutmayacağım hiçbir kimseyi. Haydi, bağır, de ki su yerine bal ve şarap Irmaklarını akıtmayacağım sizinler için! Kabile mülkü müyüm, halk mülkü mü, Tanrısal mülkü müyüm, şu hükümdarların? Çağır, de ki yüreğim, toprak gözlü yürektir, Yeter her şeye, bir dünyadır barınabilene! Hal bu üzre; sonsuz bir yol yürüyüşüdür Topraktan toprağa, toprakla yürekleşmek. Hal bu üzre hal; yürekten yüreğe bağlaşan Ölümsüz bir yaşam çeşnisidir yaşamak. Hal bu üzre haldır ki yüreğim, Çocuk gözlü yürektir doğurana, insan gibi Yetiştirmesini bilene! Ve kendi penceresinden sorunsalaşacak, Soruşup dinlenecek. 9. Yüreğim çocuk gözlü yürektir, ilk ağlayışı Gülüştür Ben geldim aranıza demektir! Hissediyorum bazı şeyleri: sıcak ve ılık, Şavkı saydam değil, bulanık da sayılmaz. Durgun bir su kıyısında, yosunlar arasında Bir kurbağa lavrasına mı benziyorum? Plâstik bir kavanoz değildir balonum Suyu bol, kaygan, kapalı bir korunak... Bağlanmışım bir kenarına göbek bağımla, Onunla büyüyorum, onunla besleniyorum. Bazı şeyler duyuyorum, acaba doğru mu, Belki de duyumsuyorum: Uğultular, titreşimler, kas vuruşları... Beni tanıdınız, bebek gözlü yüreğim, ben, Anne rahminde mini minicik bir yavruyum. Annem anlatır, ben duyarım göbek bağımla, Zevkle dinlediğm ipekböceğinin masalını. Sekideki yumurta uykusundan çıkar çıkmaz Yeşil yaprağa seğirtirmiş tulum karınlı böcek. Neden yermiş, neden emermiş ipekçi tırtıl Dut yaprağını...taze dut yaprağını İlle de beyaz dut yaprağını. İpekli patikler yapmam için sana, der annem, Dut yaprağını yemezse öremez çilesini. Asacağım patiklerin çiftini göbek kordonuma Hem oynayacağım onlarla, hem de giyeceğim. Ve annem bir ipek kadını, Yardım edeceğim ona koza ayıklamasında, İpekçinin masalını da iyice ezberleyeceğim. Düşünde görülmüşüm babamın, Ay yüzlü bir çocuk gibiymişim Ve dedeminki gibi bir burnum varmış. Oysa ben, o gece annemin karnındaydım hâlâ Ve işim başımdan aşkındı. Aşkın damlasından beyne, yüreğe, ciğere Ve gövdeye, kola, ayağa tomurcuklanıyordum. Ve babam ipekçi bir adam Sadece çalışkan bir işçi değil, Eli, iş gören ve yaman bir ipek ustasıdır da. İnce duyguludur babam, âşıktır anneme! En güzel çiçek, annelerindir, der babam, Elbette benzemez Yumurtadan dala koşan tırtıla. Ve yürekleri çiçektir annelerin, ipek şalını Okşar gibi okşayıp severler bebelerini. Yüreğim çocuk gözlü yürektir, gülersen bana, Şirin görünürsün gözüme, annemin yüzü gibi. Saatin kaç olduğu umrunda mı, Birileri var, kuvözde yatıyor mışıl mışıl, Sokağın öbür tarafında, doğum evinde. Ve ben kıvrılmışım, fasulye tanesi gibi, Anne rahminde, Baş üzeri, bir an önce doğmak için. Nasıl yürürse yeşil bir yaşama lale dişi Toprağın yumuşaklığında, Bir evin çiçekliğinde, işte öyle bir şey. Yer mi sevmiş beni, çeker baş aşağı, Başım gibi yuvarlak bir dünya’da Bağıra çığıra, doyasıya oynamak için. Oynamak, yaşamaktır bizim için eğer Çocuk bahçesini bize bırakırlarsa abilerimiz. Oyunları da büyüktür onların! Anne ve babalardır onları büyütenler de Ama oyun yeri açmadılar bize. Çocukça bakar, büyükçe oynar Ve geçeriz oyunlarını. Savaştır oyunları şanlı büyüklerin, Kaç devletin müzesinde korunur Cam kafeslerde altın ve gümüş taçları! Kim bilir, şimdiye kadar kaç bakış, kaç el Kırılmıştır Keskin kartal burunlu sorguçlarından. Bekleyin beni, abiler, anneler, babalar; Bir müze kuracağım sizlere Küçük oyuncaklarımla! Doğum günümü unutmayın, anne, Bizden hiç kimse unutmamalı! Doğduğumda, balık olup dalacağım, Öyle bir dalacağım ki bu dalışın adı Deniz yolculuğudur. Öylesine tatlı bir yer ki senin karnındaki Yani rahmindeki yerim gibi rahat. Öyle zengin bir yer ki Ne ararsan bulunur, hele canlılar dünyasında. Neler yok ki: Bitkisel kentler, taşıl kasabalar, tüneller... Çok geçitli köprüler, mantar ocakları... Makarna başlı ağaçlar, rengârenk çiçekler... Uçsuz bucaksız bir deniz dünyası, anne Ve orada her şey var fakat insan yokmuş. Neden insansız olsun o dünya? Böyle bir dünyayı düşleyelim, anne! Böyle bir dünyayı düşünelim, anne! Oraya taşınmalıyız hemen, hep beraber! Çocuklar, oyuncaksız, parksız ve bahçesiz Ve hiç kimse Evsiz, işsiz ve arabasız olmayacak orada. Ve orada, silahlı oyunlar bilinmeyecek, Unutulacak silahlar! Denizlerin dünyasını düşle, anne, Gözlerin renkli dünyası gibi masalsı, Suların altında, batıkta gizleniyor, batık! Büyüdüğümde de dalgıç olup dalacağım Denizlerin dünyasına uçan bir balık gibi Yüzeceğim...Açılacağım...Gezineceğim... Bulursam çiçekçi gülçiçeğin kızı gelgözümü, Çiçekli parklar yapacağız çocuklara. İşte, balıklar, görüyor musun, anne Ne kadar çok balık varmış denizin karnında! Renkler cümbüşü müdür, balık festivali mi, Vücut gösterisi midir, yüzgeçler dalgası mı? Ve siz ve sizler ve diğerleri; Ayakları suda oldukları halde göremeyenler, Anlayabiliyor musunuz, çocuk gözlerimizle Bu dünyayı, yani dünyalarımızı? Bunlar, balerin balıklar mı, kostümleri çizgili. Pulcukları: sulu sarılı, çakır benli, al kırmızılı. Sanki boya küplerine batırılıp çıkarılmışlar... Çıkarılıp batırılmışlar. Şunlara bakın: ışıl ışıl süzülüyorlar, Pır pır kaçıyorlar bahar kelebekleri gibi. Balık dünyasında ağaçlar tenli midir ki Ve sünger gibi delik deşiktir yaprakları. Örtülüdürler deniz döleşiyle deniz dağları, Yanardağları, vadileri ve ovaları...vay, be! Bak, anne, şu gözlüklü balinaya bak, işte, şu! Onun sırtında cam botla deniz yolculuğuna Çıkan, benim. Bulabilirsem iyi yürekli deniz perisini Ve cicili bicili cücelerini, onları da alacağım Balinama; götürür, bir tanker gibi güçlüdür. Sonra kardeşlerimi, arkadaşlarımı, sahi, anne, Nerede kızkardeşim, salıncakla uçan ablam? Onu da istiyorum! Anne, Benden önce ağzından çıkıp, leyleğin ağzındaki Salıncağa binmişti ya, görmeliyim onu! Araya araya günü, gece; geceyi, gün ettim. Babam gibi konuşuyorum, değil mi? Ve deniz dünyasında gece ve gündüz aynıdır. Başka memleketlere, Başka dünyalara uçmuş olablirler mi, Hiçbirine rastlamadım hâlâ. Oysa burada, deniz altında her şey o kadar canlı, O kadar hoş ki ayrılmak zor. Bir deniz düşün, anne, orada bir balık olmak, Orada bin kanatlı bir kelebek olmak, ne güzel! Bulacağım çiçekçi gülçiçeğin kızı gelgözümü, Ve o leyleğin ağzındaki salıncakla uçan ablamı. Bulacağım aradıklarımı, Çağıracağım arkadaşlarımı Ve ülkelerin bütün çocuklarını. Bir dünya kuracağız burada, herkese oyuncak, Herkese okul, herkese iş ve özgür yaşam... Yaşasın babam! Haydi, doğur beni, anne Doğurcaksan böyle bir dünya için doğur. Düşlerimle düştüm rahmine Ve yüreğim, çocuk gözlü yürektir Yanmayacak yoksul ateşleriyle Sütsüz, mamasız, oyuncaksız çocuklar gibi! Hal bu üzre; kuşaktan kuşağa bir doğa Yarışıdır insanın, İnsandan insana çocukla bayraklaşması. Hal bu üzre hal; aşktan yuvaya, sudan rahime, Rahimden doğuma bir çocuk çeşnisidir varmak. Hal bu üzre haldır ki yüreğim, Güneş gözlü yürektir, Anlayarak yaşamaktır bakıp okuyabilene. Ve yanar kendi ateşinde güneşim, yanarken Aydınlatır her şeyi kendi penceresinden. 10. Senden parlak ve daha sıcak başka Bir yıldız var mı, Evren denilen şu sonsuz ve tehlikeli boşlukta? Aydınlık ve karanlık, Birbirilerinin ayak izlerinde yürürler, Bir bütünün yer değiştiren parçaları gibi. Elbette dünyalı yüzümü aydınlatıp ısıtan Yanına gündüz, öbür yanına da gece, derim. Ve karanlık soğuktur, korkuludur, isterim ki Felaket yüzü görmesin âleme bakan gözün. Tapılası ateş güzeli yüzle döner Güneş’im kendi ağırlığınca, Kendi yolunca doğudan batıya Yerküresinin aksine; o döner, uydular uyar Ve ben yanarım yürek ekseninde. Mayadır ışığın, fırına sürdüm çiğ güneşleri Ellerimle. Fırındır göğsüm basılı toprak altında; Senin sıcaklığında düşün, umudun, işin, Kökleri üzerinde ete, kemiğe bürünmesidir Mavi gülücüklü balonlar pişireceğim sana Ey ateşi, yüreklere güneş gözlü, yüreğim! Kurşun grisi sis bulutunu önüne alarak Kanlı bir yumurta sarısı gibi sıyrıldın Ufuktan bugün, Sana eş, ne güneşler yatar Bol ekimli yüreğimde, çekirdekten fideye Çiçekten çerez meyveye. Ben, bir günçiçeğiyim: günebakan’ım, Eğilir sevdalı başım doğuşuna, yükselişine Ve batışına. Cismin senin olsun, Karşılıksız besi hazırlama aşkına, Bakışlarınla seven yüzüne hayranım. Günbalım, sarıgözlüm, güneş gözlü yüreğim, Bilemezsin, yanarım çil-sarı ışıklar içinde! Benden mi alırsın rengini; mavimsi bakarım Mavimsi gülerim beyazdan kırmızıya. Kaynarım bulgur gibi, Çiçekli başına benzer kaynayışım Kuşanırım pembece bir kuşakla, Sonra incili-ışıklı bir taç koyarım başıma Ve bu taçtan saçılan tanecik esintileriyle Ulaşırım size ait olan yerlere. Evrende dönmeyen ne var ki, var olan döner. Dönmek harakettir, dönerim onunla ölesiye. Dinecek gibi değil içimdeki kanama, Dış çeperinden iğnelenir yüreğim Başak yangını gibi. Ten ten karalıdır tenim Çıban yarası değil yüzümdeki yaralar Ateşli bir sevdanın silinmez izleridir. Güneş gözlü yüreğim, ben; ışıktır, renktir, Atom zelzelesidir ve zehir zıkkım bir ateştir Benimki. Güneş’in gizli köşkünde, kafesini kırıp Kaçan uçarı bir böcek gibidir yüreğim. Kelebeklere sesleniyorum her yerden, Düşsel kanatlı kelebekleri topluyorum Gece ve gündüz, Yuvaları bozmadan, kapı kapı dolaşarak. Yasakların sınırlarını aşıyorum, koşun, Kelebekleri çağırıyorum, Yolculuk var içimizdeki güneşlere doğru! Altın gözlüler, altın kanatlılar, tel bacaklılar, Renklerin Ve desenlerin altın kral ve kraliçeleri! Bas bas bağırıyorum, döne döne çağırıyorum! Bir duyanım, bir görenim, bir dert paylaşanım Çıkar mı ola: İnci canlar saçıldı ışığın ağzından arzın dağına, Düzüne, nehrine ve denizlerine! Ve kutsal şeyler söylüyorum, söz yüreklendi. Bir kızılderili yakarışıyla: “ Babamız Güneş”in kutsanması için! Güneş soyluyuz, dediler sanlarına, ilk çömleği, Tekerleği, yazıyı ve ilk tapınak aşkını bulanlar. Güneş’in oğullarıyız, dediler birbirilerine Moğol asıllı halklardan denizden gelenler Japon kamikazesi gibi depremli adalara. Güneş’in oğullarıyız dediler birbirilerine ‘Çiçekli krallıklar ülkesi’nde taht için can Aldıranlar. Ve ben, güneş gözlü yüreğim, hançerlendim Can alıcı fetvalarla, söndüm sönen nefesle! Ve samurayların kanlı adaletinden uzak, Çağının rönesansından ileri bir anda; Yuvarlanır yazılı tarihin tekerleği sürgün Düşünceye: Suyun berraklığına bakıyordu. Kaygılı gülümsemeleri, Bir çift siyah başlı kumrunun bölüştüğü Dalgaların gamzeli aynasınaydı. Bir öğle üzeri, doğa gözlemindeydi Biel Gölü’nde bir adacıkta gizlenen Fikir firarı büyük düşünür Jan Jak Russo. Ve söylerim Güneş’in şarkısını, bir öğle üzeri Renklerin diliyle Bir havuzun gamzelerine bakarak. Canlanır bestenin renkleri: bir bağırıştır kırmızı Bir görüşmedir yeşil ve bir bekleyiştir mavi. İçlenir mor kırılmalarla: bir garip burukluktur Lacivert, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı ilenmeler. Ve alevsiz yangındır ışığın gülüşleri, Eski bir kanun gibidir, renkten tona sesi. Güneş gözlü yüreğimle yorumlanır bestesi: Mavimsi, yeşil nakışlı sesler maviyi, Mavi, morumsu mavili desenler, eflatunu çalar. Pembe görünür, kırmızı kanar, sarı ve yeşil sarı. Ve yeşildir sesleri yüreğimi yakan renklerin Ve pembeyi yeşille tutuşturur şu gönül koymaz Gönlüm, Karalar bağlamadan karalanır rengim. Seslendim sana, dedim güneşlim, Yerin ve göğün yüreklerini avuçlayarak Ve bütün şafak kanamalarıyla. Şimdi daha iyi anlıyorum düşlerimin Güneş akademilerinin duvarlarını süsleyen Yüzlerce çanlı Çançiçeklerini ve çançiçeklerinin çanlarından Çok sesli böcek konserlerini. Şimdi daha iyi anlayabiliyorum güftelerin Anlamlarını da: İlkel insandan üretken insana Varanda ve seni, baş tanrı ve ana tanrıça diye Kutsarlarken sırtlarının pek, karınlarının Tok olduklarını, tapınmalı özgürlük tadında; Tarlada ve pazarda, yolda ve handa, Savaşta ve barışta, zaferde ve yenilgide, Yasta ve eğlencede...her yerde, her şeyde Senin ışığın, Ey güneş gözlü yüreğimin gümüş hazinesi, Delikanlıca gelişen düşüncem! Seslendim sana, dedim, karanlık mahzenlere Kapansan da; Yerin kara çukuruna girsen de, dert olup Şu yanan bağrıma dolsan da, gezgin olup, Her gün ak kanatlı bir yelkenliyle dolaşsan da Engin, mavi gök denizlerini, Ayrılığı yok bu kaçışın. Gece gidersen öbür yanımdasın Gündüz gelirsen bu yanımdasın, Senden beter bir güneş yatar sol yanımda, Döner durursun çevresinde. Seslendim sana, dedim, duymadın mı, Özümdeki ışıktan doğdun, sulara sığındın. Avcumdaki Tohumdan doğdun, ovalara serpildin. Havadan geldin, Evlere savruldun mevsimlerin elleriyle. Ve yüreğim, insan gözlü yürektir, ne zehir Ne kuru bir ateştir, Tepeden tırnağa güneş yürektir! Hal bu üzre; Güneş’in ateşinden, ışığından, Renginden aldık gücü Ve yarattık yaşam çeşnilerini. Hal bu üzre hal; sensiz olunmazdı, Bir de havasız Bir de sussuz, bir de topraksız ve eşsiz. Hal bu üzre haldır ki yüreğim, özgür gözlü Yürektir, Özgürlük yolunda yürüyebilene aşkolsun! Onu kazanmak da zor, tanımak da, Çoğu zaman yaşanmaz; Gider, söylenir açık penceresinden. 11. Düşündüm, nesin: doğmak mı, beslenmek mi, Büyümek mi, giyinmek mi, soyunmak mı..? Özgür gözlü yüreğim, ben, nazlı bir umuda Yürümüş kanım Bazı bazı kanar, bazı bazı yanar. Sorarım nesini: uyumak mı, uyutulmak mı, Uyanmak mı, uyandırılmak mı, çalışmak mı, Çalıştırılmak mı, sevmek mi, sevilmek mi; Uçmak mı, ölmek mi, öldürülmek mi..? Aradım seni: düşündüğüm, hayal ettiğim gibi Yaşamak istediğim gibi...sahiden, öyle misin? Bir yıldız kopardım dalgın yaz seherinden Serpiştirdim belleğimin eğrelti dereciklerine, Yeşillendirdim kıyıcıklarını ağaçsı bitkilerin İlk ataları bilge sakallı eğreltiotu ormanlarıyla. Kulak verdim dereciklerin çağlayışına, Seslerini dinlemek, tanımak ve zapt etmek. Seçtim geçitleri geçirmeden önce çıplaklığımı, İşaretler koydum yanlarına göz kararıyla. Ve geçtim yol vermez gibi görünen dereciklerin Yıldız telâşlı sularını yapyalın ayaklarımla. Başlamadan önce bir başkaydı, Başardıktan sonra daha da başkalaştı belleğim Bu sınamalarla. Seni yakalayan, sana dokunabilen ya da Sevgililer gibi, birbirine sarılıp kalabilen, Ya da ilk istemin ince yumuşaklığıyla ya da İçli duygusuyla ya da ten zevkiyle konuşabilen Var mı seninle; Özgür gözlü yüreğimi yakan ateşine, İsim koyamadığım, ey sevgili özgürlük! Kaynar özlemin bilenenden yarınlara, Yaralı yankıların zamana kazılmış İzlerinden anlarım. Kazıyıp derledim paramparça dalgaların İzdüşümlerini Pusatlı dilimlerden bir antikacı gibi: Çizdim resmini bir yağmurcun altının, Kalıcı yurt edinmişler kıyıları, ku
Birçok Yakınmaya Bir Tek Yanıt Yeterlidir Aç mısın, diyorsun mektuplarında, Mahir kardeşim, on dört yıldan beri para kazanılacak, araba, kat alınacak, eşe dosta el uzatıp yardım edilecek bir memlekettesin? Önemsemiyorum yemekleri, birkaç sosisle, bir dilim peynirle de idare ederim, sade pirinç pilavıyla da. Bir pişirir, pir pişirir, iki günü geçiririm onunla. Haşlamalar, kıymalı makarnalar, güveç ve benzeri sebzeli yemekler de hazırlarım, birden fazla öğün içindir. Genellikle sofram beni bir çeşit yemekle yemekler, ne ben yakınırım, ne o, kimseye de imrenmeyiz. Bilinçli beslenme ölçülerine göre soruyorsan, bir üst açlık halidir ama sofram cömerttir, ne biterse kendinden, tümünü sunar bir memleket de otursa başına. Gerisi mi, lezzetin laf salatasıdır, dosta sergilenmez; zaten dolmalık patlıcan gibi içleri boşaltılıp, kıvır zıvırla doldurulacak adamı seçmesini bilirler, süründüreceklerini de, eğer böyle olmasaydı, bir yılda finansın asalak girdileri bire, ikiye katlanmazdı uzaktan isimleri sizlere cazip gelen bu egemen coğrafyaların. Bu tip şeylerin üzerinde pek fazla kafa yormam, ısrarla sorduğun için yanıtlamak zorunda kalıyorum; son gelen mektuplarını da okudum, nasıl duymuşsan bilmiyorum, aynı şeyleri yazmışsın yine. Aç bırakılması gerekenlerdenim, altmış üç kilogramlık fizikî ağırlığıma, Dünya’nın herhangi bir bölgesinde bir yer bulunur ama sizlerden aldığım ve göğsümün içinde kutsal bir emanet gibi sakladığım bu tapılası varlığa bir sığınak bulmak çok zor, işte bütün sorun bu! Gazeteleri, televizyon haberlerini izlemiyor musunuz, meselâ Darfur’daki kampları, Asya’daki sefaletleri... Dilim varmıyor demeye, her yıl bir yanımızı vuran depremler, gerçek halimiz nasıl gözler önüne seriliyor; benim yoksulluğum, sürünmüşlüğüm mesele mi, avuçlarımızdaki bir dünyayı sahalarına alıp onunla, terbiyeli sirk maymunları gibi oynayanlara karşı halklar mutfağında emeğin, umudun işçiliği, ne şereftir bana, bundandır mutluluğum; sağlıcakla, Mahir kardeşim! Tartıya Kalan Düşler Abdullah Karabağ
Biriyle İşim Görülür Diğeriyle Hesabım Bir döner dolap, bir taş değirmen var hesapta Biriyle suyum çekilir, biriyle tenim öğütülür. -Bırak, dedim, yokum gayrı, devir ahir zaman; çevir dolabını, okut kitabını! Can bedenden boşalmış, kurgum bananmış toza. Çevir dolabını, sayfalarındanım, okut yazımı; Açılmışım harfi harfine, hiçbir şey silinmemiş, Nefeslilerdenim, mah cemaline, essah demişler! Nefessizlerdenim, gizli haline, eyvah demişler! Ben de şaştım bu işe, bir iken neler olmuşum..! Suyu çalan dolaptır, yapıyı öğüten değirmendir Biriyle zihin yoğrulur, biriyle cefa tahtına yatılır. -Bırak beni, dedim, gayri, devir gelecek zaman; çevir yüce bilge inancıyla, dişlidir el değirmeni! Durmadan doldurman, ince öğütülmem boşunadır Sızlanır zerrelerim, anda kaynaşır, coşar, giderim. Eğirmenim payı payına dağıtmış, barışık ayrışırım, Kemiklerim ne m’ola, sarı kireç benzinden başka Ve aldanma rengine, dili, taneyi göze yeşil gördürür! Ciğer dolusu bağırandanım, ağız dolusu gülendenim Nice cansız örülendenim ve damardaki dalgadanım, Bitmemiş, öyle bir çoğalmışım ki nice birlerdenim! Tartıya Kalan Düşler Abdullah Karabağ